30 Ekim 2014 Perşembe

Bu da bizim sene-i devriyemiz.

(Sümela Manastırı'ndan hatıra dolu bir kare.)
Bütün arkadaşlarımız, hani hiç evlenmeyeceklerini düşündüklerim dahil, evlendiler.
Evlenmeyenler de nişanı yaptı, nikahı yaptı, düğün için yazı bekliyor.
Ve bir de üzerine çocuklarının yaş günlerini, evlilik yıl dönümlerini kutlayanları görünce "Sevgilim," dedim içimden, "bizim yıl dönümümüz var evet ama evlilik teklifinin de bir yıl dönümü olmalı. Evlenene dek o günü kutlamalıyız." dedim. Dışımdan dersem Değerlim bu konuya takılabilirdi. O kadar yoğun çalışan adamcağız bir de yıl dönümü hazırlığı ile mi uğraşsındı? Tabi ki hayır.
...
Geçen sene bugün, beyefendi beni apar topar bir tiyatro sahnesine çıkarmış ve evlenme teklif etmişti, benim seksen yıllık antika yüzüğümle. Ben de kabul etmiştim. Sonrasında nişanlanmış ve evlilik hazırlığına başlamıştık.
(http://ny12da.blogspot.com.tr/2013/11/evlenme-teklifi-duygudurumlar.html burada da hikayemiz var.)
Neyseki bizim ilişkimiz en başından sınanıyordu. Birçok üzücü gün ve ay ve belki de yıl geçirecektik. Hâlâ da bilmiyoruz.
Bir yola baş koyunca "Ay dur ben yoruldum. Bir bakalım." demek de olmayacağına ve "aşk" denen şeyin elleri bırakarak devam etmeyeceğini bildiğimize göre sırt sırta verip düşündük. En iyisi evlenelim, dedik. Hâlâ o yoldayız.
Sizlere "Çocuk ne zaman?" deniyor olabilir. Bize hâlâ "Düğün ne zaman?" diye soruyorlar. Ve biz bu soruya "Belli değil." demeye bayılıyoruz.
...
Ben o tiyatro sahnesinden elimde sevdiğimin eli, dudaklarım kocaman açıkken indiğimden beri biliyorum, bu dünyada herkes ve herkesin ilişkileri var, ancak ben'in de içinde olduğu "biz" biziz. Herkes de öyle. Bu kutsallığın tadını çıkarmak çok güzel.
...
Biz Dünya'yı evlenmeden de el ele gezebiliriz deyip yollara düşeli çok oldu. Herkesin "biz"inin farklı idealleri var, evet. Ne şükür ki biz yollardayız, dağlardayız, ova, bayır falan...
...
Şükredin dostlar. Her şeye. 
...
Düğün ne zaman bilmiyoruz ancak sevgilim bana evlenme teklif edeli bugün bir yıl oldu ve biz bugün bunu kutlayacağız.
Bundan damadın haberi yok.
Yorulmaması gereken nadir damatlardan.
Ben de yorulmaması gereken nadir gelinlerdenim.
Biz yorulmaması gereken ve bol zamanı olan bir çiftiz.
Hepinize bu şımarıklığı şiddetle tavsiye eder, gözlerinizden öperiz.

26 Ekim 2014 Pazar

Dünyanın temel sorununu buldum.


Heyecanlanmayın.
Benden önce de bilen biliyordu.
Biraz olsun fotoğraflarda öndekilere değil de arkadakilere bakmayı başaranlar da biliyorlar.
Kalabalıkta bir durup şöyle etrafına göz gezdirenler de biliyorlar.
Biliyorsunuz.
Hepiniz bir yalnızsınız.
Bilmiyor olamazsınız.
...
Dünyadaki bütün kötülüklerin sebebini buldum.
Ben bu yaşımda buldum
Siz ne zaman bulduysanız, hayırlı uğurlu ola.
Sevmiyoruz.
İnsanları sevmiyoruz.
Bizim gibi düşünmeyen, yaşamayan insanları sevmiyoruz.
Bu yüzden ülkelerdeki azınlıklar hep acı çekiyor.
Bu yüzden eşcinseller hâlâ toplumun bir parçası olamıyor.
Bu yüzden sen karşı komşun çöpü senden biraz farklı bir yere koyuyor diye kızıyorsun.
Bu yüzden iş arkadaşın arabayı biraz farklı park edince küplere biniyorsun.
Bu yüzden senin görüşünden olmayan "cahil", "öteki", "farklı" bu dünyada.
Oysaki sevsen...
Desen ki o da insan.
Onun da bir dünya görüşü var.
O da geçti kendi yolundan, geldi bugünlere.
Herkesin kumbarasında farklı para var.
En iyisi, sevmesem bile nefret etmeyeyim.
Hoşgörü diyeyim buna.
Anlayış göstereyim.
Böylece çekildiğini bile bilmediğim fotoğraflarda başkalarına nefretle bakışım yakalanmaz.
Böylece etrafına durup bakan insanlar ne kadar nefret dolu olduğumu düşünmez.
Belki de sevgimizi ırk, renk şu bu demeden verirsek daha doğru gider işler.
Sevgimiz rüşvet değil duygu olmaya başlarsa belki biz de mutlu oluruz.
Sevgimizi esirgemezsek herkesten belki daha da güzel olur dünya.
Herkesten'in altı çizili.
Ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın sevgiden bahsediyorum.
Boru değil.
...
Gecenin köründe derdime ne oldu?
Neden uyumuyorum?
Ha bunu dedim, ben çok mu temizim?
Temiz olmaya niyet ettim arkadaşım.
Bana yardım et.
...
Ha evet, bebek fotoğrafı.
Hiç kimseden nefret etmeyen bir yetişkin bilsem onun fotoğrafını koyardım.
...
Biraz sevgi, biraz.
Herkese ne yaparsa yapsın koşulsuz sevgi.
Belki böylece daha "insan" oluruz.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Bu işin zor tarafı.

Anlattığımda kimse anlamayacaktı. Yazıyorum. Ancak sen değerli okuyucum tarafından da acınarak karşılanmasın, rica ediyorum.
Zihinsel engelli, otizmli ya da herhangi bir özel gereksinimi olan çocuklar acınacak durumda değillerdir... Hiçbiri.
Geçtiğimiz hafta perşembe günü, çok sevdiğim otizmli ergen bir öğrencimle dersimiz vardı. Evde düşmüş ve burnu morarmıştı, huzursuzdu ve ağrıları vardı.
Onunla ders yapmaya, onun dünyasına aynaya ya da ışık olmaya bayılıyorum. Onunla yaptığım her ders ayrı bir zevk... Ancak o ders, acısını anlatamaması, derdini dile getirememesi beni derinden yaraladı.
O gün yaşadığım psikolojik zorlanım bütün gün devam etti. Aslında bu yazıyı yazma fikrim o günden doğmuştu.
Sonra unutmaya çalışıp yazmak istemedim.
Ardından bugün geldi ve ben sürpriz bir şekilde bir grubun dersine girdim. İki tane otizmli kardeş. Biri yaşça büyük ancak problem davranışları daha fazla. Küçük olan renkli gözlü ve sempatik.
Büyük olan tosbanın dersin sonlarına doğru ateşi çıktı ve ağlamaya başladı. Baktığımda yanıyordu. O ağlayınca tam karşısında oturan kardeşi hüzünlü bir ağlama tutturdu.
Sarılıp ağlasam açık kamera... Ağlamasam içime akan göz yaşlarım...
Yazının başında da dediğim gibi; benim ve benim meslektaşlarımın hiçbirinin öğrencisi acınacak durumda değil. Bu duygu sevgiden başka bir şey değil.
...
Yazıyı neden yazdım?
Birileri beni, zihinsel engelliler öğretmenlerini anlar belki. Bilmiyorum.
Ya da sadece içimdeki bu derdi ya da zorlanımı anlatmak istedim.
Bilmiyorum.
Ya da burada bulunsun için.
Bilmiyorum, dedim ya.
...
Alan mezunu olmayan, başka branşlardan gelip sırf para kazanmak için bu sektöre yerleşen insanların (Bahsettiğim kişilerin içinde arkadaşlarımın da olması bir şey ifade etmiyor. En yakınlarım bu konudaki katı duruşumu bilir.) elinde körelen, gerileyen ve hiç öğrenmemeleri gereken şeyleri öğrenip yitip giden çocukların acısını çekenlere selam olsun.
...
Her neyse.
Dünyada bir de böyle bir dünya var dostlar. Gelip görmek isteyen haber salsın.
Gelip gördüğünüzde yaşadığınız onca otobüs kavgası, sınav telaşı, pazartesi sendromu... ne varsa boşa gidiyor. Boşa gittiğini anlıyorsunuz.

10 Ekim 2014 Cuma

Ne ilk ne de son.


Hep hayalimdi. Hayalimizdi.
İşimiz burnumuzun dibinde, yürüyerek gidip geliyoruz. Kendimize ait, sevdiğimiz şeyler artık hep yakınımızda.
"Tanıdık" dediklerimiz var.
Manavımız, bakkalımız, kasabımız, eczanemiz... Her ne ihtiyacımız varsa her şey tanıdık ve samimi. İçtenliğimize içtenlikle karşılık buluyoruz.
Çocuklarımız yaşadığımız muhitte huzurlu, güvende.
...
Nato Yolu'nda bunu sağlamak diğerleri için ne kadar mümkün bilmiyorum. Ben denedim. Oldu sandım. Hâlâ da öyle düşünüyorum.
Okulum ile evimin arası yürüyerek on dakika, mümkün oldukça yürümeye çalışıyorum kar kış dinlemeden. Bu yürüyüş mesafesinde de artık her ihtiyacım olduğunda uğradığım kırtasiyem, ezcanem, kuruyemişçim, camiim, bakkalım, marketim ve manavım var. Manavımı neden sona aldım? Ah Freud okumak ne fena!
Okul çıkışlarında bazen Akşemsettin Camii'ne uğrayıp ibadet ederim. Bu camiyi çok severim, çok. Kokusu, temizliği diğer camilerden farklıdır. Bunu çok cami gezmeye çalışan biri olarak sizinle paylaşmak boynumun borcu olmalı. (Herhangi bir dini dikte etmeye çalışmıyorum.)
Camii'nin hemen yanında bir market var. Bu marketin manavı olan amca ile artık "tanıdık" olduğumu düşünür, evden bir şey istendiğinde oradan alır ve onca yol taşırdım. Onca yol taşımak bizim samimiyetimize samimiyet katıyor sanıyordum.
Böyle bir alışveriş anında manav amca bana artık sonu kalan ve kilosu 5,75 lira olan muzları uygun fiyata satmak istedi. Gözüme az göründü. Manav amcayı kırmamak için "peki" dedim. Önce tarttığı muz iki kilo geldi, ardından da dört liraya tartacağını ve içinde hiç çürük olmadığını söyledi. Sekiz lirayı muza vermem, prensip olarak evlilik hazırlığı yapıp para biriktiren biri böyle bir savurganlık yapmamalı, amcayı kırmamak için samimiyete dayanarak aldım. Sırf o amca için.
Eve geldiğimde muzların koktuğunu ve içlerinin küflü olduğunu gördüm.
Çok üzüldüm.
Vedalaşırken yüzündeki kurnaz gülümsemeyi ben yanlış anlamıştım.
O gülüşü nasıl görmek istiyorsam o hale sokup öyle almıştım gözüme.
...
"Sonra da dans edelim... Sonra da dans edelim... Modern adımlarla..." dedi Redd kulaklığımda. Sağ olsun, hayatımın fon müziğini hep iyi tutturuyorlar. Dağılmadılar, ayrılanlar oldu. Her neyse.
...
Evde, birbirine geçmiş muzların sarı, beyaz ve yeşil renk cümbüşü görüntüsünü ve baş döndürücü kokusunu hazmederken amcayı düşündüm.
Bütün samimiyetimle aylardır oradan, diğer yerlere göre pahalı olmasına rağmen sırf onlar için alışveriş yapıyordum. Samimiydim. Emek veriyordum.
Karşılık beklediğim de yoktu.
Kötülük geleceğini düşündüğüm de...
...
"Sonra da dans edelim...
Sonra da dans edelim...
Modern adımlarla."
Amcam alabildiğine modern bir çalım attı bana. Ben ise İsa'dan bile önce var olan insanların o "yeni" bakışı ile kalakaldım sarı, yeşil ve beyazın içinde.
Modern adımlarla...

5 Ekim 2014 Pazar

2014 FIBA Kadınlar Dünya Basketbol Şampiyonası Hatırası

Torunlarıma hatıramdır!

Özene bezene bir ton para sayıp iki kombine gibi bilet alan ben sadece koskoca turnuvada iki maçı izleyebildim.
Biletleri kaybettik. Ve biliyor musunuz? Biletleri kaybettiğiniz zaman Biletix'in sizin için yapabileceği herhangi bir güzellik ya da kolaylık yok. Çaresizce biletinizin ve paranızın yanışını televizyondan izlemek zorundasınız. Neyseki biletleri bir maç sonra bulduk. Sorun kalmadı. Biletix'e muhtaç etmesin tanrım.
Her neyse.
Sıkıcı birkaç maç ve sonrasında zaten ilgisiz ve salona hiçbir sevgi sunmayan milli takım.
Ankara seyircisini sevmem, yenenin yanında olur ve yenileni satar. Belki de o yüzden takım o kadar soğuktu bize, bilmiyorum.
Yine her neyse...
Az önce de yarı finalde İspanya'ya elendik zaten. Final oynasak iyiydi. Sağlık olsun. Üçüncülük de güzel bir durum olabilir.
...
Bu turnuvadan öğrendiğim bayan basketbolunun ilgimi çekmediği...
...
Euroleague başlasaydı, iyiydi.

2 Ekim 2014 Perşembe

Kim Ki-Duk, yeni bir dost.

Keşke bu yazıyı Kore diline çevirebilsem.
Çevirebilen arkadaş varsa vallahi süper olur.

Birkaç sene önce Değerlime önerilen bir film olarak tek başıma izlemiştim İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar'ı. Vurulmuştum. Benim için film denen "şey" öyle bir "şey"di.
Gözlerim, zihnim, insanlığım ve ruhum doymuştu.
Sorgu, sorgu, sorgu, sorgu...
Muhteşemdi.
...
Geçtiğimiz hafta ameliyat olamayacağımı öğrenince deliye dönüp eve gelip beş Kim Ki-Duk filmini peşpeşe izledim. Altın vuruş oldu benim için.
O günlerden sonra ayaklarım yerdeydi ama ruhum gökyüzünde bir yerde huzurla düşünüyordu.
Saygıyla karışık bir muhabbet var artık içimde sevgili Kim'e karşı.
Yeni bir dostumuz var sevgili blog, Kim.

Benim en sevdiğim ve artık en sevdiğim film diye söyleyebileceğim film Rüya'ydı.
Sebeplerini şöyle göstereyim.
Baş roldaki Odagiri Joe Değerlim'e çok benziyor bu profilden.
Bir de tuhaf tarafı şu ki esas oğlan bütün film Japonca konuşmuş, esas kız ise Korece... Ben tabi bunu fark etmemişim. Ne tuhaf değil mi?!


Ve tabi sevgili dostum Kim'in değerli açıları...


Budizm vurgusunu da unutmayalım. Muh te şem!


Küçük küçük ayrıntıları izlerken ihmal etmeyin.




Bu film bittiğinde şöyle bir durdum. Yeniden başladığımda artık bu filmi izleyen bir insandım.
...
Haftaiçi dayanamadım tekrar başladım izlemeye. Bu kez Arirang.
Arirang üzerine konuşmak yersiz. Seneler sonra yaşamak ve mutlu olmak için film çekmeye soyunan sevgili dostum Kim, insanlığı sorgulatıyor küçük bir dağ köyünden. Hâlâ orada.
Belki sadece şunu eklemeliyim, Rüya'daki intihar sahnesi bol bol konuşuluyor Arirang'da. Kim'in, sevgili Kim'in duygulanımı büyük.

Sevgili dostum Kim, ruhunda taşıdığın erdemli sancılar seni hep daha insan yapacak. Keşke biz de olsak... İyi ki varsın.