30 Haziran 2017 Cuma

Üçüncü Basın Açıklamam: Yeni Tesettür Kararım


Merhabalar sevgili kamuoyu, sana açıklama yapmayalı uzun bir zaman olmuştu. Nasılsın?

Beni sorarsan okul açma hazırlıklarımız bitti, ortağımın sağlık durumu daha iyi, artık daha rahat yürüyor ve sağ kolunu hareket ettirebilir (maşallah de lütfen), evliliğimizin ikinci yılına doğru ilerliyorum, "Değerlim" dediğim şimdiki eşim ile ilişkimizin yedinci yılındayız, işsizim, okul henüz açılmadı, işsiz olduğum dönemde birçok seminer-kurs-sempozyum-vs deneyimleme şansım oldu, artık aile danışmanı-nefes terapisti ünvanlarım da var ve bu bana mutluluk veriyor, daha öğretmen oldum, şimdi eşim de işsiz ve "takılıyoruz".

Basın açıklamamın sebebine gelince: Dört sene önce tesettüre girmeye karar verdiğimden bu yana "gerçek islam", "hakikat", "ahlak felsefesi", "varoluş felsefesi", "Allah'ın asıl istedikleri" konusunda hem okuyup kafa yormaya hem de çevremdeki değerli dostlarla konuşmaya devam ederken farklı konular keşfettim. Tesettürü farklı bir şekilde yaşama kararımı anlayamayacağını düşündüğüm insanlara (Ben çok ulvi bir insan olduğum için değil. Bu zamana kadar yapılan felsefe boyunca sorulan soruları ve verilen cevapları bir çırpıda anlatamayacağım için.) "Tesettürü yapamadım. Olmadı." diyorum. Oysaki durum biraz farklı benim için.

Sana bunları söylüyorum ki görünce beni rencide edecek bakışlarını gizle, görüşlerini şimdiden kendi kendine toparla ki benim bu yeni kararıma ve hayatıma tacizde bulunma. Çünkü sevgili kamuoyu biliyoruz ki tesettüre girdiğimde de beni tuhaf şekilde destekleyen bir güruh varken yine tuhaf şekilde topa tutan da bir güruh olmuştu. Bu kez buna hazırlıklıyım ancak ben yine de sana duyurmak ve herkesi "Yeni Nihan"a hazırlamak istedim.

Konuşmak isteyen, neden böyle bir karar aldığımı daha derinlemesine öğrenmek isteyen "samimi" insanlar oldukça konuşmak büyük keyif ancak önyargılar, dindar olmanın maalesef verdiği kibir ile insanları yargılayanlar "yetti gari".

Umarım benim için daha dindar ve daha Allah'a yakın günlerin başlangıcı bugündür. Umarım daha insan olma ve "makbul" olma yolunda attığım bu adım bana aradığım huzuru verir. Bu kararı alıp bavulu toplayıp İzmir'e kaçtık biz. Şimdiden beni rahat bıraktığın için teşekkürler. Sevgiler.

27 Kasım 2016 Pazar

Yeni Sayfalar Aç Aç Bitmiyor


Herkese merhaba. Uzun zaman oldu yazmayalı. Halbuki bir ton kitap tanıtım yazısı yazıp yazıp arşivlemişim paylaşırım diye, olmamış. Unuttum gittim sanılmasın. Bu blog ilk göz ağrım benim, biliyorsunuz.
Geçen Nisan'dan bu yana yazmamışım. İnanılması güç ama artık yirmi altı yaşımdayım ve seneye yirmi yediyi zorlayacağım. Teorik olarak Amy Winehouse'dan uzun yaşamış olacak olmam beni korkutuyor. Bir de üzerine bir yıl üç aydır evli bir "hanımefendi"yim ve kahkaha atmıyorum (!), yersen.
...
Neyse gelelim sebebi dönüşümüze.
(Bu arada bu yazıyı yazarken "Show Must Go On" dinliyorum, siz de öyle yaparak okuyun derim. Açın açın, üşenmeyin.)
...
Hadi başlayalım.
Mesleğe başlayalı artık neredeyse beş yıl oldu. İnanılmaz geliyor. Hadi biz dört diyelim. Bu dört yılın üçünü bildiğiniz gibi Ankara'da, yaşadığım muhite çok yakın bir özel eğitim merkezine verdim. Hem de her dakikasını verimli olmaya çalışarak! (Burada kendimi övmeye çalışmıyorum.) Vebali yüksek bir meslek, etrafınızda bu işi bilerek üniversiteden mezun olan tek kişi olunca sorumluluk da artıyor. Siz olsanız oturur muydunuz? Her neyse. İşte ben bu işimden ayrıldım. Hem de 22 Ekim'de. Ani bir karar olmadı. Bir yıldır düşünüp kendimi hazırladığım bir süreçti.
Yüksek lisansımın uzaması, sevgili Hacettepe yönetiminin biz çalışan öğrencileri umursamaması sorun olunca o da tuz biber oldu ve üç yılımı verdiğim, can-parem öğrencilerimden ayrıldım. Bazen geceleri çocuklarımı özledim diye ağlıyorum, itiraf edebilirim.
O tarihten bu yana işsizdim. Ama işsiz olmak, boş durmak olmuyor tabi. Gıdıklıyor birileri durmadan; şunu yapalım, şu olsun, bak bu da var. Tam beş tane seminere aynı anda devam ediyorum. İnanılmaz olan da sanırım artık kendi okulumu açıyorum.
Dedikodular, ortak olduğum arkadaşımın baskıları, hayata bakışım, geleceğe baktığımda kendimi gördüğüm yer ve en önemlisi gelecekteki çocuklarım buna sebep oldular. (Şarkı bittiyse baştan açın lütfen.)
Ayrıldığım kuruma buradan alenen giydirmek olmaz. Her kurumun kendine has sorunları vardır. Yaşadığım şeyler ne kendi çalıştığım kuruma özgü ne de sadece benim başıma geldi. Etrafımda farklı kurumlarda çalışan dostlarımın yaşadıklarını da gördüm. Sonra? Bu teklifi getiren arkadaşıma dedim "Neden olmasın?" (Ki bu değerli arkadaşım bu süreçte trafik kazası geçirdiği için hastanede ameliyatlar ve aklınıza gelmeyen tuhaf süreçlerle yüzleşmek zorunda kaldı. İnanabiliyor musunuz? Ben hâlâ inanamıyorum. İnandığınız tanrıdan onun için sıhhat ve güzel günler dilerseniz sevinirim. Öperim, sevgiler.)
Sonuç olarak binayı tuttuk, tadilatı bitmek üzere ve yakın zamanda gerekli yerlere başvurumuzu yapıp çıkıyoruz yola. Etik değerlerimi, meslek ahlakımı ve en önemlisi insani duruşumu (Ki bunlar ortağım için de geçerli.) yansıtan butik, şirin, kendi halinde, kâr amacı gütmeyen, yine diyorum kendi halinde bir okul olsun istiyorum. Hayallerim güzel ama hayata geçirmek pek zor. Manevi olarak pek bocalıyorum.
Bu süreçte bu işi bilen ve bilmeyen herkesten öneriler, eleştiriler almak beni derinden mutlu eder. Çünkü ideale yakın, değerli bir iş olsun istiyoruz ve öyle olması için çabalıyoruz.
...
Siz sadede gelince bu dünyaya bir çocuk getirmeye karar verdim sanmış olabilirsiniz. Ancak bu dünyada benim çocuklarımdan önce var olmuş olan ve dezavantajlı çocuklara yardım etmek varken bizimkiler bekleyebilir diye düşünüyorum. O haberleri verdiğim günler de gelir. Rahat olun ve her evli insanın bir çocuğu olması gerektiği klişesinden vazgeçin. Rahatlayın biraz. Her kadın anne, her erkek baba olmak zorunda değil. Ya da tam tersi. Nereden bakarsan. Kim anne kim baba belli olmuyor bazen.
...
Bu arada biricik dostumuz, sevdiceğimin değerli yol arkadaşı Melik Tahir Şaştım denen kişinin "Bu Konuşma Bitmiştir Lahmacun ve Hiçbir Şey Üzerine Diyaloglar" adlı kitabı çıktı. Yok efendim duymadım, ben okumadım diyen olmasın ileride. Ben buraya notumu düşüyorum.
...
Okulla ilgili gelişmeleri ise www.ozelegitimozelegitimci.blogspot.com.tr adresinden takip edebilirsiniz. Bu tuhaf gelişmeler sebebiyle fazlaca ihmal edilmiş, bu blogdan oldukça farklı bir amaç için oluşturulmuş bir blog kendileri. Şimdiden iyi okumalar.
...
Son olarak kış geliyor. Ayağınızı yorganınıza göre uzatın. Her ay en az bir kere tiyatro, bir kere sinema ve bir kere de konsere gidin ki insan olduğunuzu hatırlayın. Opera da fena fikir değil ama operadan başlamak ağır olabilir. Gelecek ay Göksel geliyormuş MEB Şura'ya mesela, gidelim mi ne dersiniz?
Şaka bir yana, ülkenin gidişatı huzuru kaçırırken biraz soyut, biraz sanat iyi gelir. Deneyin. Aşık olun derim. Hem de sizi, en az sizin kadar seven birine. O zaman hayatınızın her anı çiçek bahçesi ya da üzerine yeni kar yağmış çam ağacı gibi oluyor.
...
Şarkıyı da şaka maka üç kez dinlediniz. Yoksa dinlemediniz mi?
...
Daha fazla uzatmayayım. Daha güzel haberlerle görüşmek üzere. Sevgiler.

4 Nisan 2016 Pazartesi

Hermann Hesse-Siddhartha


Son üç kitaptır ve dolayısıyla son üç tatil günüm boyunca yeni bir alışkanlık oluştu hayatımda. Kahvaltının ardından elime aldığım kitap akşama doğru bitiyor. Günüm o kitapla geçiyor. Bir gün erkek yazarların öykülerini okuyup onların yaşamlarına Murathan Mungan sayesinde dahil olurken bir diğer gün İhsan Oktay Anar sayesinde de geçmiş dönem İstanbul'unun arka sokaklarında yaşayabiliyorum hatta başka bir gün 1040'ların Asya'sında bir Samana ile yoldaşlık edebiliyorum. Gün sonunda tekrar Türkiye'ye, 2016'ya, Ankara'ya, evime ve buz gibi olmuş çayıma dönmek travmatik olabiliyor, ama oluyor.
Eskiden yaptığım şey ise sevdiğim bir roman kahramanını kasıtlı olarak birkaç hafta yanımda dolaştırmaktı. Olmadık bir yerde kitabın kapağını açtığımda değerli bir dostla karşılaşmak hoşuma gidiyordu. Sonra bir gün ömrüme bu şekilde çok az kitap sığdırabileceğimi fark ettim. Evet evet, sebebi bu olmalı yeni alışkanlığımın. Huzurlarınızda "kendi kendine psikanaliz" denen şeyi uyguladım, sevgiler.
İşte böyle bir gün (o da bugün yanı 25 Ocak 2016 Pazartesi) tatili fırsat bilip platese uyanamadığım ve kahvaltımı tembel tembel yaptığım bir gün elime Hermann Hesse'nin Siddhartha kitabını aldım. Bu hangimizin kitaplığından evimize geldi bilmiyorum. Sahaf mı pıtırcık sevdiceğim mi vesile oldu bilmiyorum bu keyifli kitabı okumama. Elime geçti ve az önce elimden kurtuldu. Şöyle bir durum var, şimdi ben onun eline geçtim.
Siddhartha (Kelime anlamı "amacına ulaşmış"tır.) kitabımızın ana karakterinin adı. Bir Brahmanın oğlu olan küçük Siddhartha'ya yolculuğunda, babasının yanında sungulara yardımcıllık ederken eşlik etmeye başlıyor; ellili yaşlarında bir ırmak kıyısında ise bu eşliğe bir son veriyoruz-istemeden.
Siddhartha'nın başından geçen olay örgüsünün özellikle birinci bölümdeki muhteşemliğine herkes şahit olmalı. Bütün kitaba yayılan felsefe ve psikanaliz kitabı daha da çekici kılıyor. Bu kitabı yazdığı dönemde insanların durumlarına (Günümüz insanının yozlaşan hali vs.) fazla takılan yazar psikanalitik bir bakışla Jung'un öğrencisinden terapi alıyor. Bu terapilerin etkisi kitapta çok net. Hele ki 1940'lı yıllardaki Doğu'ya, Doğu kültürüne oluşan felsefi ve tamamlanmaya yönelik merak bu kitapla perçinleniyor. O dönemde yaşayan çoğu insana dokunan değerli bir kitapmış meğer, bana şimdi dokundu.
Sonradan değerli internetten öğrendiğim bilgilere göre Siddhartha Guatama milattan önce Hindistan'da yaşamış bir prens ve Hermann Hesse onun hayatını anlatmış bu eseriyle. Siddhartha Guatama sonradan Gotama Buda olarak anılacak ve Buda inancının kurucu olacaktır. Ayrıntılı bilgiyi şu linkten alabilirsiniz dostlar: https://tr.wikipedia.org/wiki/Gotama_Buda ama bu sayfada kitabın minik bir özeti var. Kitabı okumadan bakmayın derim. Ne kadar da düşünceli bir dostum!
Kitabın içinde ezberlenecek cümleler var. Ki bu cümleler olay örgüleriyle aslında şu an var olana yaşam düzenlerimizde nasıl karşılık buluyor çok güzel yansıtılmış. Muhteşem bir eser.
Daha fazla övüp kitapla ilgili ipuçaları vermek istemiyorum. Okuyup; varoluşun, yaşamın asıl erdemlerinin, Tanrı'nın ya da inandığınız diğer olguların temelinin, "iyi" olmanın ve bu konuları temel alan diğer sorgulamaların cevabını bulabileceğinize inandığım kıymetli bir kitap.
(Ben Can Yayınları'nın 2003 yılında basılan 2. baskısını okudum, çevirmeni Kâmuran Şipal idi.)
(İkinci parantez de aşağıdaki şarkı ile ilgili. Bakalım adı Siddhartha olan bu gurubun şarkılarıyla ilgili ne düşüneceksiniz.)

Sevgiler.
Şimdiden iyi okumalar.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Cesare Pavese'nin Yaşama Uğraşı


Cesare Pavese, Tezer Özlü aracılığı ile tanıştığım değerli bir yazar, stoacı. "Yalnız Kadınlar Arasında" romanı, ilk okuduğum; "Yaşama Uğraşı"nda, bu kitaptan gururla bahsediyor.
Asıl bahsetmek istediğim Pavese'nin yaşama uğraşı ama saygısızlık olacak diye dokunamıyorum.
...
Kitaptaki son tarihten sadece sekiz gün sonra "eylem"e geçip intihar ettiğini bilmek sayfaları çevirirken korku veriyor. Sanki sayfaları çevirmez isen, değerli bir adamcağız ölmeyecekmiş gibi oluyor. İlk kez bir kitabın sayfalarını çevirirken utandım.
İntihar fikri 28 Mayıs'ta anılıyor. 26 Ağustos'ta ise Cesare diye biri yok!
Kitap boyunca sayfalarda dolaşan ince fikirler, yaşama ve üretme kaygısı, edebi eleştiler öylesine içten ve değerli ki insan Cesare'a inanamıyor. Birçok posterlik cümle, "hayata katmalık" bakış açıları elde ediliyor bu günlükten.
...
Cesare'ın bir anlam bulamayışı-ani bir ün sonrası boşluk-imkansız aşk üçgeninden ölümle çıkması saygıyla karşılanabilir.
Peki sonra?


22 Eylül 2015
Ankara

23 Ocak 2016 Cumartesi

Bir "yazar" başlamadan öldürülüyor. Katili: Tahsin Yücel - Yazın, Gene Yazın


Günlerdir içinde debelenip durduğum yazın isteğinin sonu, belki de başı, bu kitap oldu. Bir gün ölümsüz bir kitap yazar, ölümsüz olurum sanıyordum. Olamayacağım gerçeği yüzüme ağaçlardan düşen yapraklar gibi vuruverdi.
Yazın konusunun her boyutuyla ele aldığı bu kitabında Tahsin Yücel, bir yandan yazın dersi verirken bir yandan da, bana sorulmayacağından emin olsam da, bence Türkiye edebiyatının (varsa) sınırlarını belirliyor.
Yücel'in kendi dili zaten bir ders niteliğinde. Günümüz yazınında bulunmayan özenli bir dil. Türkçe'nin kullanımı, romanını tanıtan romancılar, başkasını okumayan öykücüler, yazının sınırları ve daha birçok konuda ustalığına yaraşır denemeler armağan etmiş Tahsin Yücel bize, 1995 yılında. 20 sene sonra okumuş olmak ilginç.
İşte bu kitabı görünce insan yazmaktan utanıyor. Ölümsüz olmaya çalışmak mı? Peh!

28 Eylül 2015 - 23.39
Ankara

Yukarıdaki cümleleri yazıp unutmuşum, kalmış öyle. Dün aldım haberi. Ot Dergi'nin paylaştığı bir fotoğrafta değerli hocamın yüzü vardı. (Değerli Tahsin Yücel bu kitabını okuduktan sonra tabi benim hocam olacaktı, ya ne olacaktı?) Vefat ettiği yazıyordu. Ekrana bakakaldım.
Aylar önce kitabıyla yüzüme kapattığı kapılara üzüldüğüm hocam, şimdi hiçbir şey yazamayacak olmasıyla yine kapılar kapatıyordu, yoktu. Bunu anlamam zaman aldı. Herkesin gideceği bu diyara birçok güzel eser bırakıp verdiği dersleri de hiç sormadan çekti gitti. Allah rahmet eyleye.
...
Önce iyiler gidiyor, bunu biliyoruz.
Sen geride kaldığına yan.