28 Nisan 2012 Cumartesi

Bir Yıl

"Bir saniye!" deriz ya başımız meşgulken. "Bir dakikada oradayım." deriz bazen de yalan söyleriz. Sonra bir de "Bir gün kaldı."lar vardır. Sonra final haftaları... Bir de "Bir ay sonra bitiyor." deriz. A evet, bir de "bir yıl" vardır. Yıl deyince göze daha korkunç gelir nedense... Oysaki bazen göz açıp kapayana dek geçer o bir yıllar.
Siz 28 Nisan 2011'de ne yapıyordunuz bir hatırlayın. Ben bu saatlerde sanırım yine bilgisayar başındaydım. Ama o gün bir sene sonra öğrencimin klozete "kuzulet" demesine mutlu olacağımı, birinci sene nasıl bir seneymiş diye düşüneceğimi, mezuniyet telaşında olacağımı bilemezdim sanırım. Siz neleri değiştirdiniz? Neyiniz değişti?
Bu bir sene içinde dönüp bakıyorum da...
...
Keşke evimiz Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'nün binasındaki kütüphane gibi olsa, hiç ölmeyiz. Sonra bir de 50. Yıl Parkı'na yakın olsak, Ankara ayaklarımızın altında olsa hep ve yolumuz hiç Uğur Mumcu Caddesi'nden geçmese... Bir de evimizden Gençlik Parkı'na gizli geçit olsa... Kimse bilmese.
...
Bir sene içinde bir insan ne kadar fotoğraf çekebilir? 211?
...
Zaman kavramı üzerine bir yazı değil bu. 28 Nisan; içinde hem sekiz hem nisan hem de umut olan bir gün. Ne güzel de bir gün değil mi?
Siz bilmezsiniz. Bazen insanlar Kurtuluş Parkı'nda başka birinin kalbine sarılıp ağlar, sadece AŞTİ'de ya da Esenboğa'da değil. Ankara hep karşılamaz insanları, bazen de yolcu eder. 442'nin neden Ankara'nın bütün güzel yerlerinden geçtiğini düşünüyordunuz?
Siz bilmezsiniz. Telefon numarası ezberlemeyen insanlar vardır bazen. Numarayı rehberden silince gitti sanırlar. Öyle olmaz. Numara elde yazar ya da bir kağıtta. O kağıt hiç kaybolmaz, eğer istersen.
Siz bilmezsiniz. Sekiz rakamı değerlidir, önceden değerli olan üç ve dokuza inat. Fakat bu rakam Milli Piyango "belet"lerinde işe yaramaz. Sadece tarihlerde güzeldir. Bir de 2014. O da fallarda...
Siz bilmezsiniz. Aşikar olan her zaman daha basittir. Yalınlık ise gizli olanda daha fazladır. Gizli olan her zaman daha kutsaldır. Bunun içindir ki sosyal paylaşım sitelerinde fotoğrafı gezen sevdalar ancak "yok" olduklarında kutsallaşırlar. "N'oldu?" sorusunda tıkanır kalırlar. Bunun içindir ki sevgililer sinemaya daha çok gider, parka değil. Oysaki Kurtuluş Parkı bu bir senede mabedimiz olmuştu.
Siz bilmezsiniz. "Bir dakika!" dediğinizde ne kadar zaman geçtiğini. Sizi arabada kimin beklediğini, bir sonraki sayfada ne olacağını ya da en güzeli havuzun içinde balık olup olmadığını...
Siz bilmezsiniz. Bilmemeniz de en güzeli. En çok sevdiğim türküyü sizle dinlersem olmaz. "Sen"le dinlersem olur. Tabi bir de bir filmde kendini izlerken aslında "o"nu izlemek ne demek, anlatamam bunu. Anlatmamam daha iyidir aslında.
Siz bilmezsiniz. Bilmeyin de.
Bilirseniz büyü bozulur Gençlik Parkı'ndaki havuz boşaltılır, Kuğulu Park'taki siyah kuğular ölür, Kolej-Kurtuluş yolunda trafik tıkanır en kötüsü de Dikimevi'ndeki o eve giden yokuştaki ağaçlar kesilir. Sonbaharda kırmızı olmaz o zaman o yol, olmaz işte o zaman da.
Siz bilmezsiniz. Kaç fotoğraf çekinebilir ki bir insan kaç farklı ilde aynı anda...
Siz bilmesiniz. Bilmeyin de. Böyle daha güzel.

27 Nisan 2012 Cuma

Adın ne?



Malumunuz, 13 Nisan bütün coşkusu ile geldi geçti. O zamandan bu zamana oldukça yaşlandım (!) diyebilirim. Neler olmadı ki?! Günlüğümmüşçesine buraya yazacak değilim olanı biteni,ana başlıklar daha ilgi çekici olacak bence.
...
Geleceğe dair planlar yapmak adımlar atmanın cazibesi karşısında eski heyecanını yitiriyor gibi ömrümde. Mesela Haziran'ı hayal ediyorum, tamam güzel ama Haziran için adımlar atmak daha eğlenceli, daha güzel olmaya başladı. Mesela mezuniyet kıyafetim için kumaş almak, mezuniyet gecesi çıkılması planlanan tatil için para biriktirmek, bu tatil için güzergahlar belirlemek... Bu gibi adımlar daha cazip bence.
Hayal kurmak güzel şey ancak hayal kurmanın bir yere kadar yettiği görüşündeyim. Demek istediğim; belli bir yaştan sonra hayal kurulamaz gibi aptalca bir şey değil. A konusunda on sene hayal kurarsın, on birinci sene dersin ki "Yav akkaaş, ben en iyisi bir adım atayım da hayallerim gerçek olsun.". Bu da öyle bir şey. Aynı konu üzerinde hep hayal kurmak adım atma açlığı doğuruyor insanda. Adım atınca da öyle bir doyum hissediyorsun ki...
Bu, gelecekteki evine sabunluk almak gibi bir şey aslında.
Geçen hafta Kurtuluş Parkı'nda sezonun ilk pikniğini hayatımın değerlilerinin çoğunun olduğu bir masada yapmış olmam süperdi. Masada bol bol bunu düşündüm. Dostlardan biri falımda 2014'te evlendiğimi görünce bu konular açıldı, başladık sohbete. Bu aralar zaten ya evlilik ya mezuniyet konuşulur oldu etrafımda. Gelişim görevimiz bu, başka konumuz yok, üzgünüm beynim. Piknik boyunca çeşitli adımlar attık. Pikniğin sonrasında ve öncesinde yaşananlar da bundan nasibini almış ve alacaklardı tabi. Cebimizde çok şükür ki paramız yoktu, yoksa mobilyacılardan başlayacaktık alışverişe.
Bu konuyu düşünürken "adım adım" derken staj sınıfımdaki o koca gözlü şekerlik "Adın ne?" diye sorunca "Benim adımım. Senin adımın. Senin adın." gibi bir fikir akışı içinde buldum kendimi. O koca gözlü şekerlik kafasını sağa bükmüş kocaman kocaman bana bakarken bunları düşünüyor olmam da tuhaf oldu açıkçası. Sıradaki adımım ne olacaktı?
...
Sıradaki adımı şu an kimileri ceplerinde milyonlarıyla düşünürken ben ay sonunu nasıl getireceğini son yirmi beş senedir kestiremeyen bir ailenin içinde düşünüyorum. Hem okuyup hem çalışıyor olmamım hiçbir etkisi de yok ilerideki hayallerime. Var ama evde.
Her ayın içinde sekiz olan günlerinde aldığımız Milli Piyango "Belet"inden sonunda bir amorti çıktı da biz de sevindik diyeceğim ve bunun geleceğimi(zi) nasıl etkilediğini de anlayacaksınız bence. Daha fazla uzatmayayım. Yazıyı gittikçe dağıttım ve toparlamam çok zor olacağa benziyor.
...
Mezuniyet duygu durumlarım devam ediyor anlayacağınız. Haziran'ın 10'undaki o güzelim mezuniyet balosundan sonra çıkılacak bir tatil, ardından kep atma ve sonrasında ÖYP ile Çanakkale'ye atanma dışında henüz başka bir hayalim yok. Olmasın da. Geçen bir okuyucum skala genişletmesinden bahsetmişti. Bu bana hep söylendi. Aza tamah etmeyen çoğu bulamaz atasözünden yola çıkarsak bence bu hayaller benim huzuruma yeter de artar bile. Çoğunu hiç istemedim, istemeyeceğim de. Bu da basın açıklamam olsun?!
Adımlarım mı? İlk adım hayal etmek. İkincisi adam gibi hedefler belirleyip bunları teker teker avucumun içine almak. Gerisi kolay.
Zaten dedikodulara göre nişanlanmışım bile. İlerde evlendirirler de... Ben kariyerimi planlarken babaannem benim çocuklarımı bile büyütür kendi kendine. Oh mis!
Şaka bir yana bu bunalım fışkıran yazımı ileriye dönük kurduğunuz hayallere somut bir adım atabiliyor olmanızı dileyerek sonlandırmak istiyorum. Bu yazı da bunun için dua ediyor olsa ne güzel olur değil mi?
...
Canım Esenboğa'dan havalanmak istiyor "dünyanın diğer ucu"na. On bin fitteyken korkudan dizlerim titresin istiyorum. Uçak inerken yaşadığıma inanamayayım ve bir bakayım ki "dünyanın diğer ucu"ndayım ve... Her neyse!
...
Ee? Peki senin adın ne?

Yazıya özel şarkı:http://fizy.com/#s/124psd

14 Nisan 2012 Cumartesi

13 Nisan Orhan Veli'yi Hatırlama Hareketime Son Nokta

Evet.
Kimsenin umrunda olmadı. Sorun değil. Ben yaşadım ya o günü, bana yetti bile. Etrafımda hiç kimse birbirine Orhan Veli'ye dair ya da böyle olmayan hiçbir hediye almadı, vermedi. Canınız sağ olsun.
Kimi sitelerde biliyorsunuz popüler başlıklar altında yazılar görülüyor. O yazılara, başlıklara baktığımda görüyorum ki ölmüş bütün ülke, ölmüş belki de dünya. Yazık diyorum. Hazzın sadece tensel ilişkilerle yaşanabileceğine, insanın içinde huzur duygusunun olmadığına inanan tuhaf yaratıklara dönüşmüş herkes. Oysaki benim yaşadığım farklı bir dünyaydı, hala da öyle. Masumiyetim için verdiğim savaşları buradan biraz olsun biliyorsunuz.
13 Nisan sabahı okula çift anadal dersim için gidecektim. Derse gecikince yirmi iki tane "İstanbul İçin" şiirinin fotokopisini çektirdim. Altına da günün tarihini yazdım. Diploma gibi sarıp mavi bir iple (Ki o gün en değerli tarafından "En Mavi Gün" olarak ilan edilmişti.) bağladıktan sonra poşete attım. Her gördüğüme verdim. "Orhan Veli günün kutlu olsun." dedim herkese. Farklı hikayeler de edindim.
Kantinde bu şiiri hazırlama işleri ile uğraşırken Halk Oyunları Topluluğu'ndan üç tane arkadaşa şiirleri verdim. Daha sonra "En Şirin Çikilop"la buluşup Siyasal'ın önünde henüz keşfettiğimiz piknik yerine geçip bugünü kutladık. Orada da ona verdim şiirlerden birini.
Sonra Kurtuluş Parkı... Tabii ki her özel günde gidilen yer! Orada da hem sınıf hem dans arkadaşım geldi yanımıza. Ona da sunduk bir tane. Elimizde kalıyordu şiirler neredeyse. Yolda gördüğümüz biri saz diğeri gitar çalan iki gencin para topladıkları gitar kutusunun içine attık bir tane. Biz arkamızı dönüp gittiğimizde (Onlar öyle sanıyorlardı.) işte şöyle gülüyorlardı:
Başkent Simit'e gittiğimizde de uzun bir sohbetin ardından kalkarken telefonda konuşan bir kadının masasına koyuverdim şiiri. Ardından yanımdaki arkadaşların ev arkadaşlarına vermeleri için onlara da verdim şiirlerden. Eve geldiğimde ev ahalisine de tabii ki bu şiirleri hatıra olarak verecektim. İşte benim ailem:


Elimde hala iki tane var. Birini söz verdiğim bir arkadaşa vermeyi unuttum. O halde bir tane var. İsteyen adresini e-posta atabilir. Yollarım hiç üşenmeden. Birini kendime, birini değerliye ve en sonuncusunu da bana şair olmadığımı anlatan, yazdıklarımın şiir değil karalama olduğunu haberi olmadan gösteren "M.Y.Y." olarak kodlayacağım arkadaşa ayırdım. Güzel oldu.
Ankara'da Orhan Veli benim bireysel çabalarımla işte böyle hatırlandı. O genç kadınla iki genç ne yaptılar o fotokopiyi ve en değerli şiiri çok merak ediyorum. Şimdi ne yapıyor olduklarının bir önemi yok. O kağıt ne yapıyor mühim olan bu.
Ha bu arada yirmi ikinci yaşıma da hayırlısı ile girdim. Bu da bir mumu eksik yaş pastam, annemin ellerine sağlık. 
En Şirin Çikilop'a da buradan bütün huzurluluk çabaları için teşekkürlerimi sunuyorum. Bir de şu görüntüler için ayrıca teşekkürler ediyorum, sonsuz"lar"ca kez.
video
Hayatımın en güzel ilk doğumgünüydü. Seneye, sonraki seneye, sonraki seneye... Biliyorum ki hayatımda daim ettiklerim hep bir adım daha fazla götürecek beni mutluluğa. O mutluluk şoförlerini kendi huzur limanında dinlendirmeyenin diyeti boşa gitsin!