19 Aralık 2012 Çarşamba

Atılgan, Hürkan ve diğer arkadaşlara dair


Bilen biliyor, bu haftaiçi 15.00-18.00 saatleri arasında atlı terapi eğitimi alıyorum öğretmen arkadaşlarla. Hem farklı bir alanda terapist olma avantajı elde ederken bir yandan da atlarla tanışma şansı elde ettim.
Atlara dair bir yazı yazmam gerek diye düşündüm. Çünkü üç günün sonunda ilk kez bugün at binme şansı elde ettim.
Atların hassas ve duygusal olduklarını bilirdim de bu kadarını bilmez. Edindiğim bilgiler at konusunda çok farklı düşünmeme sebep oldu. Gemi fazla sıktığınızda özgürlüğü kısıtlanan at hırçınlaşıyor. Ona dokunduğunuz an bütün duygularınız onda da olmaya başlıyor. Onu sevip sevmediğinizi anlayıp size ona göre davranıyor.
Bugün Hürkan'la ilk deneyimimi yaşadım. Yaşlı ve tembel bir at olduğundan adetada kaldık, süratliye geçemedik. Süratliye geçsek de çok kısa süre kalabildik, hemen yavaşladık. İnince, "Hürkan'ı sevmedim." dedim. Binmeden önce elime kafasını getiren şebelek bu cümleden sonra dişlerini göstermeye başladı bana. Bak şu çakala dedim! Acaba bu yazıyı yazdığımı da yarın hisseder mi?
Pazartesi günü görünce dokunamadığım, yanına yaklaşamadığım atlara ertesi gün ilk kez havuç verdim ellerimle. Bu ilerleme beni çok mutlu etti. Simsiyah bir İngiliz atı olan Atılgan'dı bu şanslı at, kocamandı, maşallah. Özledim de özledim.
Bir diğer ilginç bilgi ise şu: Üniforma ile yapılan tek spor at binmek. TSK bünyesinde (Malum ben de bir TSK mensubu sayılıyorum artık. Ne tuhaf. Karşıt olduğum silahların içinde eğitim verip eğitim alıyorum. Bu konuyu sonra konuşuruz.) yapılan tek spor bu. Süper bir ayrıntı bence. Birçok anlam çıkarılabilir.
Eğer fırsatınız olursa Ankara Beşevler'de Atlı Spor Kulübü var. İlgilenir misiniz bilmiyorum ama bence at binmeye dair bilgiler edinmek ve bunu hobi haline getirmek çok keyifli olabilir.
...
Atın, özgürlüğün sembolü olmasını şimdi daha iyi anlıyorum. Her davranışımızdan etkilenmesi, en ufak ses ve hareketle ürkmesi, bize uygun davranması... Bütün bunlar atı muhteşem bir hayvan durumuna getiriyor. Bir de üzerinde olup onunla beraber hareket ettiğinizi hayal edin. En ufak hareketinizle yön verebildiğiniz, size zarar vermekten korkan bir hayvan... Muhteşem bir deneyim bence.
Denemekte fayda var.
Ben naçizane fikirlerimi ve az da olsa bilgilerimi sizlere iletmek istedim. Daha fazla ayrıntı isterseniz kulüpler mevcut. At da orada seyis de.
İyi eğlenceler, motive edebildiysem ne mutlu bana.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Cumartesi Gecesi

Merhaba.
Aslında anlatmayı planladığım birçok gözlemim oldu bu aralar. Serviste yolculuk yapan memurlar, yeni işe girmiş öğretmenler, topuklu ayakkabı duygu durumları ve en mühimi "22 yaş yaşlılığı".
Bütün bunları yıktım bir kenara.
Eksik bir şey mi var?
Dinliyorum.
Çayım, sigaram, her şeyim tamam değil. Limonlu maden suyumun son yudumunu içmek üzereyim.
Aklıma bu şarkıyı dinlerken gelen tuhaf şeylerden bahsedeceğim.
İki sene önce İnek Bayramı'nda Ezginin Günlüğü'nü ilk kez dinlemiştim ve bu şarkıya aşık olmuştum. Bu şarkının düşündürdüğü adama da... O zamandan bu yana kutsal şarkımız budur bizim.
Sonra bir de Leyla ile Mecnun denen "başucu dizimiz"de de geçince hah dedik, tamam.
Bir de bir gün havaalanına giderken sevdiğimi terliklerle karşılayayım demiş ve birer terlik almıştım kendime. Uçak erken inince giymeye vaktim olmamıştı ama yine de o terliklerin anlamı hala mevcuttur. Terliklerin nerede olduğu tam olarak belli değil.
Biz burdayız.
...
Kış geldi. Örgü sezonu açıldı. Bir basamak daha yukarı çıkıp kazak örmeye başladım ben. E artık öğretmen olduk. O kadar maaş alıyoruz, paraya kıyıp bolca ip alıp kazak örmeyip ne yapacaktım?
...
Beni her ders pataklayan öğrencimle aramız iyi. Artık beni seviyor. Ben de onu. Ama ben onu sevmediğim zamanlarda onu hç dövmemiştim. O dövmek yolunu seçti. Olsun. Bıdığımla şimdi aramızdan ders sızmıyor.
...
Yeni bir çikilop girdi hayatıma. Henüz çikilopluk rütbesi ne olacak karar veremedim ama ilk günden 1946 basımı Hemingway'in Çanlar Kimin İçin Çalıyor'u bulmuş olmamız beni çok mutlu etti. Düşünsenize!  1947'de kitabın sahibine öğretmenleri tarafından hediye edildiğine dair bir not olan kitap... Okumadan önce sıradaki kitapları bitirmeliyim. Selim İleri - Mavi Kanatların Yalnız Benim Olsaydın, Emrah Serbes - Hikayem Paramparça ve Ernest Hemingway - İhtiyar Balıkçı. İlk ikisi bitti. Üçüncüyü ise umutla okuyorum.
...
Aralık ayına koca koca umutlarla girdik biz. Siz nasıl, nerede ve kimlerle girdiniz bu aya bilmiyorum ama gözleriniz satırlarda gezerken sizi hayal edebiliyorum. Güzellikler sizinle olsun.
...
Bu kışın tadını doğalgaz faturanızla değil eldivenlerinizle çıkarın.

24 Kasım 2012 Cumartesi

Süper İyi Bir Gün - İlk Öğretmenler Günü

Bilgisayarı açtığımda bu kadar karamsar duygular içinde değildim. Karamsar derken, kötü değil, üzgün demek istedim aslında. Malum, bugün ilk öğretmenler günümdü.
Bugün sık sık ders esnasında kendimi düşünürken buldum. Nerdeyim? Ne haldeyim? Doğru bir yerde miyim? Doğru bir mesleği mi yapıyorum? Sorular sorular.
Birçoğunuzun kapısından içeri korkmadan giremeyeceği bir okulda öğretmenlik yapıyorum ben.
Sokakta görüp korktuğunuz ya da iğrendiğiniz ya da daha farklı duygular geçirdiğiniz insanlara size bağımlı olmadan yaşamayı öğretiyorum ben.
Farklılıkları çok farklı diye yadırgadığınız, daha yasalara bile tam olarak oturtamadığınız bir topluluğa hizmet eden bir öğretmenim ben.
Ben Zihin Engelliler Öğretmeniyim. Zihinsel Engelliler değil yani! Özürlüler değil yani! Ya da sizin kafanızda nasıl bir tanım varsa...
Benim çocuklarım hasta değil.
Benim çocuklarım deli değil.
Benim çocuklarım farklı değil.
Biliyor musunuz çoğu hepinizden daha kolay dört işlem yapıyor, iletişime geçiyor, yemek yapıyor, konuşuyor, saygı gösteriyor... Daha neler neler!
Bütün bunları aklıma getirince dedim ki: Kızım sen doğru yerdesin. Diğerlerinin farkında bile olmadığı bir işi yapıyorsun. İşinin manevi tatmini ne kadar büyükse o kadar mutlu olursun. Çoğu meslek kardeşin işin parasına baksa da sen buna aldırma. Sınıfa girdiğinde bir sen, bir öğrencin, bir de Allah kalıyorsa gerisini boşver. Sen doğru yoldasın.
Dedim.
Geçen hafta hiçbir öğrencim günümüzü kutlamadı diye çok üzülmüştüm. Bugün okula girer girmez bir bıdıklık sardı etrafımı.
Elinde bir karanfil, dokuz yaşındaki bir öğrencim "Örtmenim, örtmenler günü kutlu olsun." diyerek tutuşturdu elime. Öpmek için uzandı utanarak. Sıkı sıkı sarıldım. Motivem onun gülüşü zaten.
Ders çıkışı benden bir yaş küçük olan yakışıklı bir öğrencim bir gülle koştu yanıma. Beni beklerken solmuş, hüzünlü bir güldü ama veren yüz öyle büyük bir tebessümle bakıyordu ki bana...
Bir sonraki ders öğrencim gözlerimi kapattırdı, ellerimi açtırdı. Ben bir hediye beklerken ödevleri tutuşturdu elime. Bir aydır yapmayıp beni üzdüğü ödevlerini bugüne özel yapmıştı. Ona da sarıldım, sıkı sıkı.
 Sonraki derste halk dansları öğrettiğim grubumdaki yaşları 18 ile 21 arasında değişen öğrencilerimden biri benim için şiir ezberlemişti. Biri benim öğretmen olduğumu unutmuştu. Biriyse annesinin aldığı parfümü getirmiş, herkesin içinde verdiği için üzgün, bana bakıyordu. "Ama biz bu günü unuttuk örtmenim" diyen sesler arttı bir anda. Yine de hepsine tek tek sarıldım. Onlar benim çocuklarımdı.
Bir sonraki ders günün anlamından, benim kim olduğumdan habersiz öğrencimle ses taklit ettik, kıyafet değiştirdik, spor yaptık, yine kıyafet değiştirdik ve sandviç yapıp yemek yedik, dişlerimizi fırçaladık... Gitti.
Dönütler geldiği kadar gelmediği günler de olacaktı. Bunu hatırlattım kendime.
Günlerdir göz kontağı kurma çalıştığım öğrencim geldi aklıma...
Umutlandım.
Sizin en yakınınıza göstermediğiniz sabrı biz her dakika öğrencilerimize sonuna kadar gösteriyoruz.
...
Çok mu karamsarım?
O zaman şimdi de mutlu yanlarını anlatayım size.
Üst dudağını ısırması gereken öğrencime fiziksel yardımla dudağını ısırtıp öyle kalmak için yüzünün aldığı şekli izlerken kahkahalarla gülüyoruz, hem o hem ben.
Yeni başlayan bir öğrencim ilk üç dersin tamamında ağladıktan sonra şimdi derste çikolataları o koca yanaklarıyla yerken ben keyiften mest oluyorum.
Selamlaşmaktan utanan öğrencimin "Utanıyorum gütmem gerek." demesini anlayışla karşılarken onun o koca adam duruşunun altındaki masumiyeti görmek çok keyifli.
Grup dersine ağlayarak girip dersin düzenini bozduğu için öğretmenin ilgisinden mahrum kalan dört yaşındaki öğrencinin "Özür dilerim ama çok üzgünüm." diyerek ağlaması hüzünlü olduğu kadar komikti.
Güldüğünde gözleri ters hilal olan bir öğrenciniz olsaydı siz de bu meslekten olmak isterdiniz.
Geçen diyaloğu yazalım: N: Neden beni öpmeye çalışıyorsun? Y: Çünkü eve geldik, ineceğim. N: Ama burası sizin eviniz değil. Gelmedik ki daha. Biri yalan mı söylüyor? Y: Evet. / Yani yalan söylemeyi bile beceremeyen öğrencilerinizin olması çok keyifli.
Sınıfta sizi şöyle bir yazıyla karşılasınlar istemez miydiniz?

Daha birçok şey sayabilirim.
Dersin başında beni tanımayıp, dersin sonunda bana aşık olanı mı ararsınız? Yoksa yüzüne ıslak mendil sürüldüğünde kahkahalarla gülenini mi?
Nice nicesi...
...
Bugün benim ve öğrencilerimin günü.
İyi ki varsınız benim akıllı bıdıklarım. Öğretmenliğim sizinle değerli.

18 Kasım 2012 Pazar

Siz'deki Nefret Üzerine

Bir gazeteci doksan gün sonra memleketine dönüyor.
Bir ülke kendince sebeplerle bir ülkedeki insanları öldürüyor.
Bir ırk haklarını ararken diğerleri tarafından dışlanıyor.
Bir ülke siyasi sebeplerle insanları ölüme yolluyor.
Bir can neden olduğunu bilmediği bir savaş uğruna ölüyor.
Bir mahkum açlık grevine gidiyor son çare, onu dışlayanlar güdümlü at muamelesi yapıyor ona.
Bir kadın hergün öldürülen kadınlardan biri oluyor bir gün.
Bir bebek bu dünyaya doğuyor.
Bir genç bu dünyada büyüyor.
Bir yetişkin bu dünyada yaşıyor.
Bir yaşlı bu dünyada sonunu gözlüyor.
...
Kürtler'den nefret ediyorsunuz, İsrail'den nefret ediyorsunuz, Yahudilerden nefret ediyorsunuz, Abdullah Öcalan'dan nefret ediyorsunuz, Fazıl Say'dan nefret ediyorsunuz, Recep Tayyip Erdoğan'dan nefret ediyorsunuz, Kemal Kılıçdaroğlu'ndan nefret ediyorsunuz, Devlet Bahçeli'den nefret ediyorsunuz, Selahattin Demirtaş'tan nefret ediyorsunuz, ABD'den nefret ediyorsunuz, Amerikalılar'dan nefret ediyorsunuz, dizi karakterlerinden nefret ediyorsunuz, esmer insanlardan nefret ediyorsunuz, engellilerden nefret ediyorsunuz, sizden farklı olandan nefret ediyorsunuz, sizden çok bilenden nefret ediyorsunuz... Ediyorsunuz da ediyorsunuz.
...
Yukarıda saydıklarımla hiç empati kurdunuz mu?
...
Hümanizm denen bir düşünce sistemi olduğunu biliyor musunuz?
...
Sağ ya da sol diye ayrılmadan bir alternatifin daha olma ihtimali olduğunu biliyor musunuz?
...
Dünyada mükemmel insan diye bir şey olmadığı ve bu nedenle de sizin de mükemmel olamayacağınız gerçeğini biliyor musunuz?
...
Bu yazıya bir düşünce sinsin istemiyorum. Sorulara sorarak size düşünmek istediklerinizi düşündürtmek istiyorum.
...
Amacım önyargılarınızdan sıyrılıp tarafsız olarak olaylara bakmaya başladığınızda aslında herkesin masum olduğunu ya da olmadığını görmenizi sağlamak.
...
Hepsi bu.

11 Kasım 2012 Pazar

İlk Kış

Merhaba okuyucu.
Karşında her zaman var olan umudundan eser olmayan bir insan var bu kez. Yavaş yavaş "hayatın gerçekleri" denen olguyu yaşayan biri var belki de. Ne kadar görürsek görelim o gerçekleri, her seferinde bir gerçek daha çıkıyor ileriki dönemeçten. Nereye kaçsan olmuyor, maruz bırakılıyorsun mutsuzluğa.
İşimdeyim, gücümdeyim.
Artık o kadar uzun süre TRT-Türk belgeselleri izleyemiyorum.
Müzik dinlemiyor. Hele ki TRT-Nağme'ye hiç vakit ayıramıyorum geceleri. Yorgunluktan sızıveriyorum çoğu zaman.
Telefonumun ekranı kırık. Dostlara bırakın aramayı bir mesaj bile atamıyorum.
Yazım kurallarını unutuyorum, çoğu öğrencimle yazım kuralları çalışabiliyor olmama rağmen.
Kendime ve mesleğime olan güvenim, tuhaf tuhaf insanların bunu sorgulaması sonucu sarsılıyor. Bu güvensizlik duygusu geleceğe dair planlarımı olumsuz yönde etkiliyor. Olsun diyorum, geçecek.
Sonra bir gün Değerlim güzel bir yapım şirketinde işe başlıyor. İstanbul'da. On yedi saat setlerde kalıyor, kimi setler otuz altı saat sürüyor. Konuşmayı geçtim bir mesaj bile gelmiyor saatlerce. Karşılığını alamıyor. Yoruluyor ve belki de hasta oluyor... Sonuç bir boşluk.
Olsun diyoruz. O da halledecek. Herkes bu yollardan geçti. Nuri Bilge yata yata Nuri Bilge olmadı diyorum. Ya da Ah Muhsin Ünlü hiç mi bir sette yorgunluktan ağlamadı? Ne bileyim! Bir başkası hiç mi sevgilisini arayamadığına yanıp başka bir iş düşünmedi? Belki de cemaatçi olmadığına yanmadı...
Hobilerimi unutuyorum. Üniversite başında çok ihmal edip sonlarına doğru tamamen vazgeçtiğim karalamalarımla artık hiç görüşmüyoruz. Kalemi sadece Değerlime mektup yazıp ağlamak için elime alıyorum.
Her gün altıda kalkıyorum. Güya daha sağlıklıyım ancak ruhen gelmeyen dinginlik hayatın rutinine bir "bokluk" hissi katıyor.
Ağzım bozulmuyor ama korkmayın.
Sadece çıkıverdi öyle.
Öğretmen oldum. Öğrencilerim var. Öğretmenler odasında dolabım, kendi sınıfım, servisim, yemeğim, toplumun bakış açısı ve diğer çoğu mesleğe göre dolgun bir maaşım...
Peki benim boş vakitlerim?
Benim huzurum?
Benim umudum?
Benim özel hayatm?
Benim evliliğim?
Evliliğe kalana dek! Düzenli bir iş, askerlik, para, para, para, zaman, zaman, zaman, zaman...
Bütün bunlar gerekli.
Anneannem yok. Esra yok. Onlar için dua etmenin tadını dahi özledim her an dua etmeme rağmen.
Ne tuhaf.
Yeni iller gezmeyi özledim.
Seneye yazın evlenemezsek ki artık bu gün gibi ortada, bir yurt dışı gezisine gidelim diyorum. Kafam dağılsın. Sonra kaldığın yerden devam.
Eğer bir gün zengin olursak ev hanımı bile olabilirim. İki üniversite bitirmiş, dolgun puanlar almış bir ev hanımı... Bence çocuklarımı büyütmeye hak kazandım bile. Her ne kadar ÖYP tercihi yapmamış, özel sektörede olabilecek en son yere gitmiş ve sevdiğinden ayrı düşsem de buna hak kazanmış olmalıyım.
Çeyiz "düzüyorum" şimdi. Düzmek de ne kötü kelime!
Onlarla ilgilenmek kafa dağıtıyor.
En azından gelecekteki evimize dair bir şeyler yapmak sevdiğime daha yakın olmamı ve özlemek uğruna ağlamamamı sağlıyor.
Öğrenci olmak güzeldi. Çok güzeldi.
Çalışan olmak da sadece ayın birinde güzel. İkisinde yine tekrar öğrenciliği hatırlıyor insan.
Yok, durumdan şikayetçi değilim.
Tek üzüntüm İstanbul'a gidip kendi yuvamda sevdiğim adama çorba pişirememek. Hepsi bu.
Vakit nereye kadar geçecek bilmiyorum. Belki de bu yazıyı yayınladıktan iki saniye sonra ya da on sene sonra öleceğim. Bütün bunlar yalan olacak. Kim bilir.
Babaannem geliyor.
Değerlim İstanbul'da.
Dünya paraya doymuyor, insanlar da.
Bir benlik var ki insanlar...
Peyami Safa üstadıma saygı duymamak, katılmamak... Yalnızız.
(Bir maviliğin kuytuluğunda)

Ha bir de!
Yılbaşında nerdesin?

23 Ekim 2012 Salı

Tam bir yıl oldu bugün.

Tam bir yıl oldu bugün.
Bir daha makyaj yapamam sanıyordum.
Bir daha fotoğraflarına bakamam sanıyordum.
Bir daha Van, Van'a dair her şeyi duyamam, bilemem sanıyordum.
Yaşanmaz daha fazla sanıyordum.
Oysaki bir sene geçti bile.
Birçok yazı yazıp sizinle derdimi paylaşmıştım. Bu dert hiç bitmez sanıyordum. Bir bu oldu işte. Her gün hatırladığımda içimi sızlatan bir acım bu. Bitmesin de. Onları unutmak aşklarına ihanet olur.
Tam bir yıl oldu bugün.
Ben çalışmaya başladım. Öğrencilerim var. Esra'ya anlatamayacağım, onun bizi bıraktığı hayatlarımızdan çok farklı hayatlarımız var belki.
Ben çok korkuyorum, Amasya'da o dağın başında çok üşüyecekler diye.
Bu korku her şeyi donduruyor.
Dualarımız onları ısıtıyorsa öyle şanslılar ki.
Tam bir yıl oldu bugün.
Onlar gibi olmak isteyeli bir yıl oldu.
Acılarını unutmamaya yemin edeli bir yıl oldu.
Onlar ve onlar gibi nice yüreğin söndüğü günün üzerinden geçen zaman bir yıl oldu.
Ve bakın biz hala yaşıyoruz.
Anneannem, Erol Günaydın, "Öyle değil mi Atalay?" diyen bıdık... Onlar da gittiler Esra'nın peşinden. Peki biz daha ne kadar dayanacağız?
Ruhunuz şad olsun.
Yarın bayram arefesi. Amasya'ya yerleşme isteğimin tek nedeni her gün ya da hafta kabrinizi ziyaret etmek. Başka bir neden kalmıyor gibi...
Tam bir yıl oldu bugün.
Bir yılda kaç keç rüyamda gördüm kim bilir.
Kaç kez adlarını andım, rahmet diledim kim bilir.
Tam bir yıl oldu bugün.
Ben inanamıyorum.
Tam bir yıl oldu bugün.
Ölmek bu kadar uzun bir etki nasıl yaratır?
Tam bir yıl oldu bugün.
Tam bir yıl oldu bugün.
Bugün.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Anneannemin İlk Ölümü

Gözlerim mavi. Anneannemin mavi, ondan; derdim eskiden. Şimdi bu cümle farklılaştı. Rahmetli anneannemden bana kalan tek hatıra (sanırım).
Biliyorlardı. Bekliyorlardı. Hastaydı da, yaşlıydı ya...
Yok.
Günlerdir rüyamda gördüğüm o kadını artık bir daha hiç görmeyeceğim.
Bir gün yine gelecek, "Doyolas" ya da "Peşibas" diyecek, ellerini bağlayınca meleklerin gitmesinden bahsedecek ve sonra kimlerin öldüğünün ya da nişanlandığının listesini yapacak... Namazı unutup unutmadığını her beş dakikada bir kontrol edecek, ilk bulduğu yere uzanacak... Anneannem olacak yani.
Yok.
Orada bir yerde dualarımızı bekliyor sanırım, inancıma göre.
Umarım acı çekmiyordur, üzülmüyordur.
Özlemese de olur.
Anneannem fark etmeden, ister istemez özlüyorum seni.
Tuhaf.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Süper İyi Bir Gün - Dört


Sessizce kuruyor içinde soluk renkli çiçekler
Asfaltlanmış mutluluğa giden bütün kestirmeler
Hayatın getirdiği yeni sorumluluklara psikoloji biliminde "gelişim görevleri" deniyor. Gelişim görevlerimi birer birer yerine getirirken karşıma çıkacak yeni görevlere hazırlıklı olmam için halihazırda önümde duran görevleri başarıyla tamamlamam gerek ancak öyle bir ülkede yaşıyoruz ki kimi gruplara üye olmadığın an bu görevleri yerine getiremiyorsun.
Bir Radyo Televizyon Sinema Bölümü mezunu, yirmi yıl sonrasının yönetmeni, günümüz Türkiye'sinde karnını doyuracak bir iş bile bulamıyor. Ben işimi buldum, çalışmaya dahi başladım, ancak Değerlim bir işe sahip olmadığı için bütün hayaller, umutlar beklemeli. Bırakın hayallerin umutların beklemesini, yüzünü görmem bile buna bağlı. Ne saçma.
Aylar geçtikçe umutsuzluk artıyor, umutsuzluk yanında umudu da büyütüyor. Eğer bu böyle olmasa diğerlerinin asfaltladığı bir yolda mutlu olamazdık.

Yeni bir dünya keşfet kendine
Bu kez hiç durmayan
Bir şövalye var içinde seni koruyan…
Gelişim görevlerinden bahsettim, bu görevlerimden biri de bir iş bulup bu işte süreklilik sağlamamdı. Yavaş yavaş sabahın altısında uyanıp yediyi on üç geçe servise binmeye, sekiz saat dersin birkaçının dolu olmasına ve öğrencilerin gelmemesine, daha çok kazanmak için cumartesi günleri çalışmaya, dönüş için servisin beşi on beş geçe GATA'dan çıkmasına, iş hayatındaki henüz keşfedemediğim dalaverelere alışıyorum. Çocukken çalışacağımı bilerek büyüdüm ancak çalışmanın böyle olduğunu bana kimse anlatmamıştı.
Çalışmanın beraberinde getirdiği sorumluluklar erken uyanmak, hayatın düzenli olması, erkenden uyumak, maç izleyememek, cumartesi günü bile erken uyanmak, ailenle daha az vakit geçirmek, Değerlinle daha az görüşmek, odanda daha az vakit geçirmek vs değil. Psikolojik olarak yaşanan zorluk bambaşka.
Geçen hafta (yani ilk haftam) sorguladığım tek şey şuydu: Gün yirmi dört saat. Ben saat altıda uyanıp yedide evden çıkıyorum. Akşam dört kırk beşte ders bitiyor. Altıya yirmi kala evde oluyorum. Saat ona dek dinlenmek, yemek, aileyle ve Değerlimle sohbet derken tekrar uyku. Yani toplamda yaşamam için bana kalan zaman sadece üç saat. Haftada bir gün artı yirmi bir saat kalıyor bana. Ben ne zaman kitap okuyacağım? Ben ne zaman Gençlik Parkı'na gideceğim? Ben ne zaman evleneceğim? Sorular da sorular...
Sonra geçti.
Çünkü çalışmak çok güzel. Öğrencinin sana alışması, derslerdeki verim ve tabi büyümek. Nihan Hanım, Nihan Hoca... Bunlar güzel duygular.
Yepyeni bir dünya anlayacağınız, alışılması gereken.

Küfretme hayata güzelliğini kirleteceksin
Bir gün sen de kırılmaz kalpler icat edeceksin
Küçük, sığ ve sadece ben ve Değerlim dışındaki konuların odak olduğunu gördüğüm bir hayatı yaşamaya başlarsam durdurmalıyım kendimi.
Öyle tuhaf bir mesleğim var ki! Zihin engelliler öğretmenliği. Hem fiziksel hem psikolojik birçok şeyi götürüyor sizden. Her dakika hareket halinde ve her dakika bir gerginliğin içindesiniz. Ne yapacağım? Nasıl öğretmem gerek? Bu öğrencinin bireysel farklarına göre dersi nasıl uyarlarım? Öğrencinin ailesine ne diyeceğim? Sorular da sorular.
Onlarca "engel"in arasında bu engele bağımlı yaşamı en aza indirecek becerileri o öğrencilere öğretmeye çalışıyor olmak muhteşem. Mesleğinin bu olması çok güzel. Ancak işte böylesi duygular dünyadaysa, dünyaya kızmadan edemiyor insan. Ancak birgün bakıyorsunuz ki alışıyorsunuz. Alışmamam gerek. En azından bu hassasiyetimi canlı tutmam gerek diyorum, sadece diyorum.
Benim kalbim hala kırılıyor.

Yeni gözler uydur yüzüne
Bu kez hiç ağlamayan
Bir şövalye var içinde seni koruyan
Ve tabi sözleri yazının anlamı, bu sıralar hayatımın görüntüsünün altında akan o fon müziği olan şarkı... Yeni kurduğum, tamamen benim eserim olan bu hayatın şovalyesi...
Uzaklıkların, önyargıların ve horgörmelerin içinde devam eden ve oldukça güzel sınanan bir duygum var. Şükredip duruyorum. Bizim kurduğumuz, kendi dilimizdeki bu "anlam"lar sizin o kurduğunuz, ortaya attığınız ırklardan, sınırlardan ve silahlardan oldukça uzakta. Bunu neden mi söyledim? İçimde durmadan kurduğum bir cümleyi bilmeliydiniz.
Eğer bir gün herkesin insan olduğu bir yer bulursak, yani ne ben Laz, ne sen Türk ne de o Kürt olmadığı zaman, sadece insan olduğumuzun bilindiği bir yer keşfettiğimiz zaman "hiç ağlamayan" sözü gerçek olacak işte. O günleri bekliyoruz. Sanırım cennetten önce de olacak gibi değil. "Yüce divan"da belki buluşur konuşuruz, anlatırız size başımızdan geçenleri. "Üzgünüm, cemaatte değilsin. Sana iş bulamam." "Kürt müsün? Hım." Diyorlar da diyorlar.
Şovalyelik bandını taktık kolumuza, sadece dualarımız var cebimizde, Allah'ın verdiği duygularımız da...
...
İyi döktüm içimi iyi.
Özlemişim seni okuyucu.
Bir de sessiz kalmasan!

21 Ağustos 2012 Salı

Nihan'ın Delta Ovası

İşsiz olarak geçen son günlerim, dört yaşımdan bu yana öğrenci olarak yaşayıp bu günlere getirdiğim ömrümü sorgulamama ve daha da fazlası bu sorgulama ile yeni ufuklara "yelken açmama" sebep oldu. Hayatın ne kadar da hızlı geçtiği sıradanlığı nasıl bir gerçekse bu gerçeğin her seferinde biraz daha sert yüzümüze çarptığı da bir o kadar tuhaf. Bu yıl o kadar çok tuhaf dedim ki!
...
Bu yazının dramaturjik yapısını inceleyin, oyun oynayacağım.

Akvaryumda Hevi ve Samim var. Babamın hediyecağızları. Biri sizin bilmek istemeyeceğiniz bir dilde umut; diğeri Değerlimin hayatımdaki kırıntıları toplayıp hediye ettiği Yalnızız'daki düşünen kalptir. Anlayana.
Kalemlik odamı düzenlediğim birinci sınıftan kendi emeğimle alınmış bir "nesne". Emek mi dedim? A evet.
Kalemlikten onlara doğru sarkan kara yüzlü, saçlı, sakallı (Döşü kıllı mı bilmem.) adam ise Değerlimin Trabzon'dan hediyesi değerli amcamız.
TRT Radyosu ise alnımızın akıyla radyodan kazandığımız bir anı. Serdar Ortaç'ı mı bilmiştim ne? Ah TRT Ankara Radyosu, içinde ne anılar var ve o merdivenlerinde! Yankı kı kı kı!
Mum ve altındaki balıklarımın yemleri ise buradaki en "zaruri" eşyalar. Mum gece korkunca, yem balık acıkınca, anlarsın işte.
"Kafasız Kadın Heykeli" ise Dikimevi'ndeki evden arta kalan, bir İranlı müslümanın dini inançları gereği kafasını kopardığı bir biblocuk, anlamı o "cuk"tan daha büyük, neden ekledim ki bunu?!
Tabak birinciden önce gelen ikinci olduğum gün Mühendislik ve Fen Fakültesi Dekanı tarafından bana verildi, ay nasıl da mutlu oldum ay!
Mavi sandık Polonya hatırası. Kutsaldır, birinci sınıftır, her anlamda.
Kitaplar benim, diyelim.
Mavi fincan Paçi'nin Çankırı'sından gelen bir "annem için" anısı. İçindeki kahve ise Diyarbakır'dan özel üretim. Getiren Değerli olunca üretim de özelleşir. Hele pişiren bensem...
İşte hayatım bunlardan ibaret, miş bugüne dek.

Tabi bu da bu sıralar telefonumdan, kulağımdan, hayatımdan eksik olmayan bir şarkı.
Düğünde bununla dans etmek "düğün olmasını istemiyorum" diyen bir gelin için düğünü çekici hale getirebilecek damattan sonraki tek unsur.
Haftaya pazartesiye kadar yazmazsam bilin ki "çalışan kadın" oldum. Çok param olacak, artık yazı yazmam!
Buraya kadar okuyan, görüşmek üzere.

17 Ağustos 2012 Cuma

Çok Biliyorum: İş Görüşmeleri için İpuçları

İş dünyasına atılmanın önemli adımlarından biri de iş görüşmelerinden alnının akıyla çıkmaktır. Her iş görüşmesinden pozitif bir sonuçla dönmek ve sonrasında bu fırsatlardan birini seçip kendi istediğin işte çalışabiliyor olmak bence mükemmel bir şey. Yaşadığım deneyimlerden yola çıkarak birkaç önerim var sizlere.
  • Pozitif olun. Bunu benim "Çok Biliyorum" serilerinde sıkça duyacaksınız. Zaten bütün tavsiye yazılarında da bunu görürsünüz. Çünkü bir insanın yaşaması için, kaliteli bir yaşam sürmesi için buna ihtiyacı sonsuzdur. Pozitif olmak en başta kendine güven verir, bunu bir derslik psikoloji bilgisi olan biri bile rahatlıkla söyleyebilir.
  • Kuvvetli bir CV. Bu nasıl olacak? Öğrenciliği boş geçirmeyeceksin arkadaş. Seminerler, toplantılar, kulüpler, etkinlikler... Bunun gibi en azından beş tane sertifika yazdığınız an CV'niz iki sayfa olur! Şaka bir yana dolu dolu, birçok konuda bilgisi olan ve bu bilgilerin onaylandığı (E malum, sistemimiz educare anlayışıyla dolmuş taşmış durumda.) bir belgesi de elinde olan biri her yöneticinin hoşuna gider. Bir de bunlara ek olarak çeşitli etkinliklerin belgeleri olduğu zaman... Öğrenciyken bunları düşünmüyor insan, düşünmeli. Ben bir dost olarak tavsiyemi verdim.
  • Giyiniş her zaman önemlidir. "Kıyafetine göre karşılanır, düşüncelerine göre uğurlanırsın." lafı çok da doğru. Hani şu doksan saniyelik bir ilk görüş vardır ya, bu bilimsel olarak kanıtlanan gerçek bir veridir. İlk doksan saniye muhteşem görünün sonra salın gitsin! Yok yea! İşin gerektirdiği gibi giyinip, iş verenlere öyle görünmek tabi herkes için bir artıdır. Bunu sadece yazmış olmak için yazıyorum.
  • Samimiyet. Bu da benden olan tek tavsiye. Samimiyet her zaman kapıları açar. Samimi olduğum için hiçbir iş görüşmemde red cevabı almadım. Açıkça yeteneklerimi ve sınırlılıklarımı söyledikten sonra bir pürüz kalmıyor ortada. Ben böyle düşünüyorum. Bu nedenle de bir iş görüşmesinde samimi olmak, şartlar konusunda açık davranmak her zaman önemlidir.
İş görüşmeleri eğer karşınızdaki sizi satın alınacak bir eşya olarak değil de bir değer, yoğurulacak bir hamur olarak görüyorsa mantıklıdır. Bir iş yerinde size bir eşya muamelesi daha ilk dakikadan yapılıyorsa bence daha fazla uzatmayın konuşmayı. Olmayacağını söyleyip çıkın gidin. İş mi yok? Tabi yok. Ancak insani değer denen bir şey vardır ve bu değerlere sahip çıkmayan bir kurum milyarlar verse orada çalışmanın bir anlamı yoktur. Mutlu olmak bence bu yoldan geçer.
Nice paragöz insan vardı sınıfımda. Eminim ki milyarlara imzalar attılar, belki de çalışıyorlar. Ancak beş para etmez kişilikler o kadar parayı kazansa ne kazanmasa ne! Bu insani değer denen şey parada değil bili de saklıdır. Bu da eklemek istediğim bir diğer konu.
Değerlim iş bulamıyor. Ben 27 Ağustos'ta çalışmaya başlayacağım. Muhteşem bir kurumda, muhteşem bir imkanla harika bir iş buldum. Bilgime bilgi katarak, bilgimi paylaşarak çalışabileceğim ve bana heyecan veren bir özel eğitim kurumu. Umarım başarılarımı, güzelliklerimi buradan paylaşmak nasip olur. Tek ricam Değerlim için de dua etmeniz. Bir iş demek tanışma, nişan, düğün, balayı, çocuk ve iki tane yanyana mezar demek. Mümkünse?
Şimdiden teşekkürler okuyucu. İş görüşmesinde de başarılar.
"Çok Biliyorum" serisi tabi devam edecek!

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Gerçeklik Üzerine

Merhaba eski dostum.
Depresyondan çıkıp tekrar internet alemine dönmüş olman ne kadar güzel. Ben de sana bir mektup yazmak istedim. Ancak bunu senin kanalınla tüm dostlara...
Hayır hayır. Bu yazı böyle başlamamalı.
...
Bugün, daha doğrusu dün, 10 Ağustos; Esra'nın doğumgünüydü. Artık fiziksel olarak bir gerçekliği olmayan, sadece gönüllerdeki hatıralarla ve bize öğrettiği, hatırlattığı güzelliklerle hayatımızda. Yani gerçek değil ama doğru, var. Esra artık bir gerçek değil, doğru. Buradaki gerçeklik varlık, doğruluk ise o varlığın bizde bıraktığı onaylama hissi.
Diğer yanda ise benim mezuniyet dönemimde üzerinde düşünerek çıkmaza girdiğim bir dostluk kavramı ve diğer insanları sorgulamam sonucu mahvolan bir "varlık" kavramı var.
Felsefeci değilim.
...
Gerçeklik öncelikle doğrudan bağımsız değildir. Çünkü bir şeyin gerçek olması için önce doğru olması gerekir. Her gerçek doğru mudur? Benim yürüttüğüm mantıkta ve kullandığım kelime anlamında evet. Peki bu doğrunun gerçeklikteki yankısına bir örnek vereyim, izninizle.
Bir mezuniyet töreni vardır. Değer verdiğiniz biri diğer değer verdiğiniz biri tarafından kötü niyetle o törenden uzaklaştırılır. Ardından sizin de orada olmanız istenir. Gidersiniz. Döndüğünüzde mutlu olmadığınızı, her şeyin maske takmış birer yanlış olduğunu "söylersiniz." Bu söylemek eylemine diğer insanlar zırvalamak der. Şimdi, sizin gibi düşünenler bu törene gitme eyleminin, mutsuz olma eyleminin gerçek olduğunu söyler. Oysaki ben de derim ki doğru olmadığı için gerçek değil. Ortada bir gitme, bir mutlu olma varken buna gerçek denmez, yanlış denir.
Bu nedenle hayatımda gerçekliği bulunmayan insanların da doğruluğu kalmamış demektir.
İnsanlar fotoğraflarda yalan söylemez ve ben hiçbir fotoğrafta tam gülmem.
...
Gerçek olan yalandan arınmış bir masumiyetle ortaya konulan sonuçtur. Herkesin gönlünü hoş etmeye çalışan iyi niyet kumkumaları için ise bu imkansızlaşır ve sevimsizlik sonsuz bir hal alır. Bu da benim ne gerçeklik ne de masumiyet kavramıma uyar.
...
Esra ne kadar doğruysa ve onun acısı hala ne kadar tazeyse; onun kaybının yasına saygı duymayanlara, benim onun elleriyle yeniden adlandırdığım dostluk ve gerçeklik kavramlarıma saygı duymayan (hadi şu klasik lafı kullanayım) ikiyüzlü insanlara kızgınlığım da hala o kadar tazedir.
"Herkesi kendi ahlak anlayışına göre değerlendir"meye çalışsam da henüz o kadar olgun olmadığımı görmekten kaygılıyım. Ancak hayatımda şekil alan ve ben büyüdükçe olgunlaşan bu kavramlara sahip çıkmak benim karakterime olan saygımdır.
...
Eğer terliyken vantilatörü açarsanız çarpar ve hasta olursunuz.
...
Eğer TRT'de işe başlarsan bir adım atar ve dünyaya gerçekliğin ne demek olduğunu Esra ve Süleyman gibi anlatırız, belki öldüğümüzde.
Allah beraber alsın yanına bizi.
...
Şarkı falan yok. Ankara akşamının sesi. Bir de harflerin!

3 Ağustos 2012 Cuma

Yeni Bir Karar

Merhaba.
Yağmurlu bir Ankara Ağustos'undan herkese merhaba. Evet mutluyum, halimden de belli olsun istiyorum.
Bu yaz hayatımda anketlere mesleğimi öğrenci olarak işaretlediğim son yaz. Bu yazdan sonra ki sanırım yaz da bitmeden iş güç sahibi çalışan bir bayan olacağım. Şimdiden bir bütçem olduğunu anlatsam inanmazsınız.
...
Bu boşluktan istifade birçok şey yaptım. Biliyorsunuz boş oturmayı sevmem. Elimde her an bir uğraş olmalı. Bu nedenle de bu yaz en çok kolye yapımı ile uğraştım. Kağıttan yaptığım kolyeler hem çok ilgi gördü hem de çok beğenildi. Bu yaz her akşam dört beş tane kolye, bileklik ve son zamanlarda yüzük yaparak geçti, verimli bir yazdı.
Bir de fotoğraf arşivimi düzenlemeye karar verdim. Bugüne kadar çektiğim bütün fotoğrafları kolaçan edip gezdiğim bütün şehirlerin fotoğraflarını bir "kolaj" haline getirmeye karar verdim. Süper de bir uğraş oldu. Ayrıca bunları halihazırda yayında bulunan bir sitede ( ny12da.tumblr.com ) de yayınlamaya karar verdim. Biliyorsunuz insan fotoğraflarından çok kent, daha genel konuşacak olursam mekan fotoğrafları çekmeyi seviyorum. İşte bu nedenle böyle bir fikir beni çok heyecanlandırdı. Şimdiden yirmiyi aşkın fotoğraf var elimde.
Bir sonraki dizinin bugüne kadar çektiğim masa fotoğrafları olmasını düşünüyorum. Fikirlerinizi de beklerim tabi. Diğer bir fikir ise bulut ve gökyüzü fotoğrafları. Şimdilik fikirlerim bu kadar.
...
Tatilin son demlerinde tuhaf "insan olayları" yaşıyorum. İnsanları anlayamadığımı fark edince aslında psikolojik danışma okumanın pek de beni geliştiren bir şey olmadığını düşünüyorum. Aksine bu, ayrıntılarda kaybolmamı sağlıyor. O ayrıntılardan kurtaran uğraşları ise yukarıda saydım.
...
Sevgili okuyucu, yazın sonuna geldik çok şükür. Kışın daha bir tadımdan yenmem biliyorum, Ankara'da öyle. Bu nedenle kışa hasrete adıyorum bu yazımı, alakasız yere.
...
Bir de bir parça kağıt buldum geçen yazdan kalma:
"O eller ki
Uğruna ellere şiir yazdıran" diyor. Güzel demişim zamanında. Bu da değerli için olsun.
...
E hadi madem. Akrabalara selam olayına geçmeden bitirelim yazımızı.
Yazı mazı bahane. İnsanlarla aynı duyguları yaşamak şahane.
...
Evlenirsem haber veririm.
(Şarkımız: Erkan Oğur - Mecnunum Leylamı Gördüm)

20 Temmuz 2012 Cuma

Konya'dan Sonra

Merhaba millet.
Türkiye'de görmediğim illerin sayısı gittikçe azalırken gelecektiki evimizin buzdolabına yapıştıracağımız "buzdolabı yapıştırmaları"nın sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu tuhaf bir his.
...
Size buz gibi terasımızdan sesleniyorum. Son bir haftadır hasretiyle yanıp tutuştuğum muhteşem bir yerden... Değil Ankara'da, Türkiye'de böylesi serin ve de "üşüttürücü" yerler bulmanın zor olduğuna karar verdim son bir haftadır (2).
Kalın kalın giyinip size bunları yaz ortasından yazıyor olmak müthiş.
...
Çayım da ince belli bardakta. Artık böyle içiyorum. Daha lezzetli ve bana özgü oluyor.
Bir de kahvede çay içmenin adabı varmış. Çay tabağına değil masaya koyarmışsın çayı içerken. Yaa! N'aber? Bunlar hep entelektüel gaaave bilgileri!
...
Konya yazısı olacaktı bu aslında. Şimdi oluyor.

= KONYA =
İlkokuldaki defterlerime selam olsun.

Ani bir kararla geçtiğimiz pazar günü saat 16.00 otobüsü ile Kontur firmasını tercih ederekten düştük yollara. Hızlı tren kalacağımız eve çok uzakta diye, öğrenci kafası, iki saat daha fazla sürdürerek yolu otobüsle gittik. Hızlı tren hem daha hızlı hem daha ucuz diyordum ama öyle olmuyormuş işte.
Neymiş? Hılzı treni yapıyorsan adam gibi yere garını koyacaksın!

Pazartesi günü düştük yollara.
Konya aslında diğer sıradan Anadolu şehirleri gibi, yani insanları açısından. Aynı uzak ve uzaklaştırıcı bakışlar. Sıcağı da tam sıcak.
Her yeni il ziyaretinde yanıma aldığım küçük bir kağıtta gezilecek yerler, yenecek yemekler ve alınacak eşyaların listesi vardır. Bu listede yer alan ve sadece dolmuşla yanından geçtiğim Selimiye Camii'nin ancak böyle fotoğrafını çekebildim:

Mevlana ve Şems'in türbelerini ziyarete gideceğimizden ortama uygun giyinmek gerektiği uyarısını aldık. Ben en güzel "tesettür" kreasyonumdan bir parça seçtim. Aklınızda bulunsun. Bence mühim bir ayrıntı.
Mevlana'nın türbesine gitmek için birçok seçenek var. Biz Bosna'dan girek dolmuşla geçtik. Tramvay seçeneği de varmış.

Mevlana'nın türbesi, üzerine yazılan onca kitap ve kendisine ait eserlerin okunmasının ardından ziyareti en anlamlı olan yerlerden biri bence. Bilgilerle, orada yaşanan öykülerle dolu dolu gitmek bir başka oluyor tabi.
Onca büyük beklentilerin ardından Mevlana'nın kabrinin bulunduğu "odaya" girince tuhaf bir duygu oluştu içimde. İçeride onlarca kabir varken insanların o rahatlığı, o gürültüsü... İnsan oradaki ölümü, kavuşmayı, aşkı, edebiyatı... Hiçbir şeyi yaşayamıyor ki!
Ancak diğer bölümlerdeki müzeler.; kullanılan eşyaların, seneler öncesinden kalma eserlerin sergilenmesi aslında çok uzak sandığımız yedi sekiz yüzyıl önce yaşananların aslında çok da uzaklarda olmadığını bize gösteriyor.

Ayrıca Hazreti Muhammed'in (Peygamberimize salad ve selam olsun.) sakalının bulunduğu yerin yarattığı duygu bambaşkaydı. Çok uzaklardaymış gibi görünen yüzyıllar dedim ya... İnandığım dini anlatan kişiden kalan bir parçanın dahi yakınında olmak... Kendime yetecek kadar dini inancım var ve bu inanca dayanarak oradaki o yakınlık beni mest etti. Tavsiye ederim. Bir de Hac'ı düşünün siz. Vay lele!
Mevlana'nın kabrinin çıkışında küçük küçük odalarda orada yaşamış dervişlerin eşyalarının, o dönemin aydınlarının yazdığı eserlerin sergilendiği bir bölüm var. Bu odalarda balmumu heykeller dönemi gözler önüne sermek adına muhteşem bir fırsat sunuyor bence bu kültürü bilmeyen insanlara.
Hele ki bir dervişi öyle bir canlandırmışlar ki... Gözgöze gelme hissi sizi on yedinci yüzyıla dek alıp götürüyor.

Mevlana'dan çıktıktan sonra yakınlarda Şehitlik'e gidecektik ancak saat beşi geçtiğinden kapanmıştı. Şehitlik'e dair pek fazla bilgi edinemesem de Kore Savaşı, Kurtuluş Savaşı gibi birçok savaşta hayatını kaybeden şehitlerin anısına saygı için yapılan bir anıt olduğunu öğrendim. İnternetten gördüğüm kadarıyla görülmesi gereken yerlerden biri. (Kişisel kurallar gereği internetten gezi yazılarıma fotoğraf eklemiyorum. kendi çektiklerim daha lezzetli geliyor.)
Bu fotoğrafı ben çekmedim ama ben çekmiş kadar olacağım biri çekti. Şehitlik'in dışından bir görüntü:

Şehitlik'te mola verirken kutusunu üç liradan aldığımız ve sondan ikinci bursumuzu fazla sarsmayan ve Konya sarması olarak nitelendirilen ve aslında gofret olan güzel bir şekerleme yedik. Tuhaf bir cümle oldu ama tavsiye ediyorum. Bir de hurma şekeri var. O daha çok ağız dolduruyor ve daha çok mutlu ediyor tatlı isteyen yürekleri.
Bir şehir tanımak için içinde yürümek gerektiğine inanıyorum. Şehitlik'ten Şems'in türbesine geçerken de bu nedenle yürümeyi tercih ettik. Güzel de oldu.
Yoldaki meydanda gördüğümüz ve dönerek okunması zorunlu olan bir yazıya rastladık. Üzerine henüz araştırma yapamadım ancak hoş bir fikir gibi geliyordu göze de kulağa da. Şems'e giderken hüznü bir anlık unutmuş olduk.
Şems'in türbesi daha saygı doluydu. İnsanlar sessizce gelip dualarını edip gidebiliyorlardı. Küçücük bir camii içinde yer alıyor. Orada olup olmadığı belli değilken dahi O'nu yaşıyor olmak çok güzeldi.
Şems'in huzurlu türbesinden ayrıldıktan sonra Alaeddin Keykubat Camii'ne çıktık. Yol üzerindeki kahvede çay içmek sahiden çok hoştu. Çayları da güzel oluyor. Ancak buradaki tek sorun Alaeddin'e her yerde Alaaddin denmesi ve yazılmasıydı. (Ankara'daki Peyami Safa semtine Peyami Sefa denmesine benzetmedim değil.)  Tek sorun dedim de, o aslında yalandı. Bir sorun daha var. O da camii girişindeki çocukların taciz edici hareketleri. Ellerindeki pamuk şekerlerini satmak için taciz edercesine cümleler kuruyorlar. Tuhaf! Bir güvenlik görevlisi dahi yoktu.Alaeddin Keykubat Camii'nin içini rüyamda görmüşüm gibiydi. Sütunların sonradan yapıldığını öğrenince üzüldüm. Senelerdir duruyor gibi halleri vardı. Görülmeye değer bir camii.
 Alaeddin Keykubat Camii'nden çıktıktan sonra akşam üzerine gelen saatler karnımızın zil çaldığını da müjdeliyordu. Aslında tam tersi de olabilir. Konya denince akla tabi ki Etli Ekmek gelir. Ben birkaç yemek isminden oluşan kabarık bir liste ile gitmiştim ancak sadece Etli etmek, Mevlana Pidesi, Bıçak Arası denen yemeklerden yeme şansına sahip oldum. Havzan denen bir yere gittik. Masanın genişliğin bir metreden hesaplarsak masanın boyunu aştığından bir metre on santim uzunluğunda pideler konuldu önümüze. Sunuş şekli çok hoştu. Garsonlar koca koca tepsilerle geziyorları masaların etrafında. Konya'da pide öyle yenir gardaş. Zülbiye, Topalak, Libje Basta internet araştırması sonucu küçük kağıdıma not aldığım diğer yemeklerdi ama adı bile anılmadı. Gittiğinizde araştırın derim.

Görülecek yerler listesindeki bir diğer yer ise kat sayısını Konya'nın plaka kodundan alan 42 katlı Kule. Asansörle yukarı çıkarken kulakları tıkanıyor insanın. Neymiş? Asansörle yukarı çıkarken ağzın açık çıkacakmışsın!

Akşam çıkmakta yarar var. Sabah dümdüz bir şehirken, akşam ışıklarını takmış bir dansöz oluveriyor Konya. Çipil çipil eden ışıklar Ramazan'da göklere çıkan mahya ışıklarını andırıyor. Kafede hiçbir şey içmeden oturabiliyor olmak da ayrı bir güzellikti. Öğrenci aklım son iki ayını yaşıyor. Mazur görün.
Kule'nin ardından geç olan saatten dolayı evimize döndük. Ertesi gün Meram Bağları'nı görmek istesek de nasip olmadı. Güzel bir Buz Devri-4 keyfi yapıp ertesi gün çok erken olan otobüs saatimizi beklemenin daha zevkli olacağına karar verdik. Sekizinci kattaki evimizin püfür püfür esen balkonunda ciğer keyfi yaparak Konya'daki son gecemizin tadını çıkardık.
Konya Anadolu'da bir yerlerde birçok medeniyetin zamanında evi olmuş kendi halinde, güzel bir şehir. Yaşamak ister miyim diye sorduğumda hayır cevabını veriyorum ancak yine de ölmeden bir kez görülse kayıp olmaz. Yaşanan o yüzyıllara uzanma duygusunu yaşamak başka nerede mümkün olur bilmiyorum ama şimdilik benim için Konya'da mümkün.
Anadolu'daki diğer illerle kıyasladığımda aslında daha fazla olması gerekirken daha az tarihi eser olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca daha az turizm de söz konusu. Konya'nın daha çok tarih kokmasını bekleyerek gitmemden olabilir sanırım.
Konya'dan aktaracaklarım bu kadar.
Gidin görün. Burnunuz düşmez ya.
Gezmek iyidir.
Gezdiğin yerden anı biriktirmek daha iyidir.
Bu anıları herkesle paylaşmak candır.
Asıl can "Senin için kurban olsam ne yapardın?" diye şarkı söyleyen o büzülmüş dudaklardır.
Selam olsun.

8 Temmuz 2012 Pazar

Kadından Kentler

Merhaba KPSS'den çıkmış masum mezun. Merhaba yaz tatilinden gelmiş ve Selim Temo'nun Süleyman'ına dönmüş zengin insan. Merhaba tatile gidemeyen emekli ya da geriye kalan işsiz kardeş, sana kardeş dedim çünkü ben de aynı haldeyim. Merhaba şu an yeni bir şiir üzerinde çalışan yüce ruhlu şair. Merhaba Güneydoğu sıcağında çalışmak zorunda olan dizi emekçileri. Merhaba dünyadaki bu yazıyı anlayamayan kalabalık insan ordusu. Merhaba Amasya'daki üç kiremit demeti. Merhaba ben.
...
Küçükken adının tekerleme gibi olması dolayısıyla bir sempatim vardı Murathan Mungan'a. Sonraları sanal dünyadan yazılarını okur oldum, sitesindeki yazılardan vs. İnternet dışında ilk kez okudum sevgili dostumu. Dost diyorum çünkü kitabı okurken o yumuşacık dil aldı götürdü beni anlattığı diyarlara. Gözlerim kelimeleri okurken sanki yaşlı bir dedenin sakin sakin sesinden bir öykü dinler gibiydim. Huzurlu bir dili vardı sonuç olarak. Tanışmak bu kitaba kısmetmiş, mutlu oldum.
Öykülerin geçtiği iller kitabı daha hızlı okuma hevesi uyandırıyor insanda. Amasya, Diyarbakır, Samsun, Çanakkale... Çoğu öykünün geçtiği yerleri görmüş olmak tanıdıklık sağlıyor. Bir de o sakin, okşar gibi anlatım.
...
Kitaba başlayalı iki gün olmuştu zaten. Bazı kitaplar geç bitsin diye yavaş okunur.
Değerli bir dostum (Dostun değersizi olur mu?!) KPSS'ye gireceğini ve ona eşlik edip edemeyeceğimi sormuştu. Sabahın köründe iki kitap aldım yanıma, düştüm yollara. Gazi Güzel Sanatlar'ın bahçesinde saatlerce kitap okumak güzel oldu. Murathan Mungan'a o bahçede veda ettim, şimdilik.
...
Hayatımda şimdi onlarca kadın daha var. 

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Düşüş

Bir günde iki yazı paylaştığım ilk gün kutlu olsun! Ancak bu günü kutlamamıza engel olan cahil beyinler... Unutmayacağız, bizim çocuklarımız, torunlarımız da unutmazsa elbet anlaşılır derdimiz.
...
En büyük kuzenim ve tek evli kuzenim değerlidir. Bunu buraya neden yazdın demeyin, geliyor devamı. Sohbet ederken benim kitap seti almam konusunda konuşuyorduk. Niçe'nin bütün kitaplarını alamadığım için üzüldüğümü söylüyordum. Bana demişti ki: Ben de üzülüyordum ama boşa üzülme. Bende bir kısmı vardı, eşimde de diğer kısmı vardı. Evlenince birleştirdik ve bütün kitaplarına sahip olduk. Mühim olan kitap okuyan eş bulmak.
O gün düşünmüştüm kitap okuyan biri çıkar mı karşıma diye... Çıkıp çıkmadığını şimdi açıklamak sansasyonel bir haber olur akraba gündemimde. Bu nedenle bekliyorum.
Konuya geri dönüyorum. Kitaplığımda kendimce değerli kitaplar toplayarak çocuklarıma bırakabileceğim anlamlı bir "şey"im olsun istiyordum, tabi ki yeterli değildi. Ancak umutlarımı yeşerten katkılar sundu Değerli bana. Kitaplıklar birleştiğinde sanırım mükemmel bir birikim çıkacak meydana.
Bu birleşmenin adımlarından birini bugün okudum ve de bugün bitirdim. Muhteşemdi.
Camus'yü çok duymuş, adına çok yazı okumuştum ama hiç kendisiyle tanışmak nasip olmamıştı. Bu harika eserle merhaba demek kısmetmiş, iyi ki dedim.
Kitap kısacık olmasına rağmen içinde barındırdığı...
Saçmalamayayım. Koca Camus kitabını size oturup "Ay şöyle iyi, bak vallahi bir de böyle iyi." diyerek anlatacak halim yok.
Değerli ile konuşurken kendinden çok şey bulduğunu ve insanların çoğuna temas edeceğini düşündüğü bir kitap olduğunu söylemişti. Ne kadar haklı olduğunu gördüm. "Düşüş" öyle dokunuyor ki hayatınıza aslında ne kadar sıradan olduğunuzu fark edip rayların üzerinde gitmekten başka çareniz olmadığı hissini duyuyorsunuz. Öte yandan da uyanma isteği...
Ülkemizde uyanmak ne mümkün bilemem.
Bekle bizi Norveç.
...
Ha gelelim tavsiye kısmına. Tavsiye eder misin diye sormanız bile hata. Okumadan ölmemek gerek.
İyi okumalar.

Akıl Hastalarının İç Dünyası

Herkese uzun bir aranın ardından merhabalar.
Evet bu kitabı okumam uzun sürdü. Bence kitabı kitaplığımda keşfettiğim an okuyup blogda paylaşmalıyım dediğim için oldu, böyle olacağını da biliyordum aslında.
Her neyse. İtirafları bir köşeye atıp kitaptan bahsetmek istiyorum.
Kitabın arka kapağında da yazanları okursanız elinize alınca, aslında benim bu dediklerime hiç gerek kalmaz. Üzerinde basa basa duracağım tek şey akıl hastalarının kendilerinin yazmış oldukları öykülerden oluşuyor olması. Öykü değil de deneme ve hatta günlük dersem daha doğru olacak. Benim için muhteşem bir deneyimdi.
Psikoloji, insan ilişkileri ve davranışları konusunda ne kadar kafa patlatan biri olduğumu az da olsa biliyorsunuz, bu kitap bu nedenle bana oldukça doyurucu geldi. Ancak farklı bir deneyim arayan okuyucuların da hoşuna gideceğini düşüyorum psikoloji sevmemelerine rağmen.
Kitabı okurken Süper İyi Günler'i okuduğumda olduğu gibi "onlar"ın da bir iç dünyası olduğunu gördüm. Süper İyi Günler'de otizmli ve daha da genellersem zihin engelli çocukların da birer düşünme biçimleri olduğunu görüp mutlu olmuştum. Burada da akıl hastalarının görüşlerini okuyunca anladım ki her şey sadece benim derslerde gördüklerimle sınırlı değil. Karşımda terapist olarak gördüğüm kişinin benim tahmin edemeyeceğim sınırlarda olan düşünceleri de var... Muhteşem bir şey. Aslında farkında olduğumuz ama dile getirmediğimiz bir konu bu bence. Yani herkesin bir fikrinin olması, düşünce şeklinin olması.
Bölümün birinde şizofreni tanısı alan bir kadının iç konuşması çok ilgimi çekti: Doktoru ona farklı şekilde düşünmeyi öğrenmesi gerektiğini söylüyor. Kadın da bunun farkında fakat bunu nasıl yapacağını bilmiyor "Bir insan nasıl farklı düşünebilir?". Sahi, bir insan nasıl farklı düşünebilir? Ben düşününce bunun pek de mümkün olamayacağını gördüm ancak başarılamayacak bir şey değilmiş, değil de.
İşin özü lafın kısası birkaç klasikten de alıntı yapan bu kitap bence akıl hastalarına farklı bir açıdan bakmanızı sağlayacak çok hoş bir derleme.Derleyen Bert Kaplan başta olmak üzere seneler öncesinden bunları not alıp şimdi bizim bilimsel çalışmalar yapmamıza, düşünceler üretmemize olanak sağlayan yazarlara kocaman bir teşekkür etmek gerek.
Bazı bölümleri yazan kişilerin psikolojik durumlarından dolayı oldukça zor okunsa da genel olarak ilgi çeken bir konu olduğu için akıcı giden bir kitap.
Öteki Yayınları iflas etti diye duydum bir arkadaştan, eğer hala basılıyorsa ya da bu kitabı bulabilirseniz herhangi bir kitapçı da, bence müthiş olur.
İyi okumalar.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Uçakta Şiir Yazmak Üzerine

Tabi ki böyle bir fotoğrafla yazıma başlayacaktım, başka ne yapacaktım?!
Öncelikle "Bitlik Hissi" hipotezim üzerine konuşmak, yazmak istiyorum. Değerlim ile bu konu üzerine uzun uzun konuştuk, daha kaç kişi ile bu konuyu konuştum bilmiyorum ancak kafamı oldukça meşgul eden bir konu bu konu. Bitlik Hissi dediğim bu şey hani bizim kocaman dünyalarımızın olması ve hani o kocaman dünyaların uçağa binip binlerce metre yüksekliğe ulaşıp oradan görüldüğü anda hissedilen duygudan bahsetmek istiyorum aslında. Yaşadığın o koca başkent bile avucunun içine sığabilecek kadar küçülürken sen ne kadar olacağını sanıyordun? Ben kendime bit dedim, bu duyguya da Bitlik Hissi.
...
Bir de birbirine "Pirim" diyen tiplere kıl oluyorum.
...


Fotoğraftaki uçağın kanadı ve aşağıda görülen o bizim kocaman kocamanlarımızın içinde bulunduğu o dünya var ya, aslında daha uzaktan görülebiliyor. Sosyal medyada gezinip duran bir görüntü vardı. "Küçük Mavi Nokta" mı öyle bir şeydi adı. Dünyanın küçücük bir nokta olduğu bir görüntüydü. Astronotların böyle deneyimler sonucunda daha mütevazi olmasından bahsediyordu görüntüler bir yerde. Haklı olduğuna karar verdim. Dünya bir noktayken biz ne kadar oluruz ki acaba? Bit bile değiliz.
...
Bir de hani sevgilisiyle en özel anlarını bize gösterenler var ya, onlar tuvaletteki bakterilere dönüşsün.
...


Bu kadar küçükken ve bu kadar büyük bir şeye kafa tutmaya çalışırken aslında ne kadar aciz ve ne kadar masumuz... Yaşadığın olaylara, günlere, zamanlara uzaklaşıp bakmadan anlamıyor insan ne yaşadığını, bu örnek daha güzel anlattı sanırım uzaktan bakmayı. Bir yaşadığın şehri, ülkeyi yukarıdan gör, ne kadar küçüksün anla, sonra konuş! Düşün sen o yükseklikten o kadar küçük görüyorsun bir de Tanrı'nın gördüğü yerden düşün (Burada herhangi bir dini imge kullanılmamıştır Tanrı kelimesinin kullanılmasına rağmen.). Bu bence muhteşem bir deneyim. Bunu düşünmek de beyin için muhteşem bir deneyim.
İşte her şey bu kadar küçükken ve artık o kadar yukarıdayken her şeyin anlamsız göründüğü bir anda şiir yazmak... Uçağın penceresinden önüne serilmiş kocaman bir dünya ve sen oturmuş şiirler yazıyorsun. Şiir yüceliktir, kucaklamaktır bende fakat artık uçakta değil. Herkesin o kadar üstündeyken ve o kadar aciz hissederken bir insan nasıl şiir yazar?
Nasıl "Ben şairim!" iddiasına devam eder Bitlik Hissi'ni yaşarken? Uğruna şiir yazdığı sevdiği olmuş bir bit, kendisi olmuş bir bit...
O görkemli Bitlik Hissi karşısında nasıl olur da koca koca cümleler döker birbirinin peşisıra? Bunu nasıl başarır? Bu kadar bencil nasıl olur? Bu bencillik midir?
Uçakta şiir yazmak... Benim kafama yatmadı.
Görüşlerinizi oldukça merak ediyorum. Bir bitin şiir yazması bile mantıklı geliyor, ayakları yere basarken... Diğerini duygum almıyor!


Yazıya özel şarkı: Redd - Aşktı Bu
...
Bir de her şey siyah olmak zorunda değil, mavi de bir renk.

19 Haziran 2012 Salı

Okuyucumla dedikodumuz ya da sen ona acı paylaşımı de!

Sevgili okuyucum, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla değil yazımın amacı. Aklıma geldi yazmak ve başladım yazmaya. Kimse okumayacakmış gibi yazıyorum ki birileri kırıldığında umrumda olmasın. Sevgili okuyucum, ben bu sıralar insan ilişkileri konusunda yine çuvallıyorum. Daha doğrusu şaşırıyorum. Neler oldu neler bir bilsen!
Hani bu ay bitti okul, üniversite mezunu bir işsiz oldum ya, işte bu bir ton şeye vesile oldu. Meğer ben ne kadar da görmüyormuşum çevremde olanları. Belki de son dakikada oldu olanlar, öncesinde her şey gerçekti. Bilemem.
Dostluk ve masumiyet bende önemli kelimelerdir, biliyorsun. Bu sıralar bu iki kelime dünyada yokmuş gibi davranıyor etrafımdaki tuhaf yaratıklar. Sahiden öyle.
Sen dört sene yediğini içtiğini ayrı tutma adamla, o son gece gelsin baloda sana selam bile vermesin. Biri üstelik senin üstüne basıp geçerek baloya dahi gelmesin. Yemişim balosunu, senin kalbinin üstüne basıp geçmek muhabbet. Sen emek ver bir arkadaşlığa, sana şöyle bir burnunun üstünden baksın geçsin. "Kurban ol be bana!" derdim de, neyse. Dedim say sen.
Sevgilisinden ayrılmış bedbaht insanlar gördük, görüyoruz. Unutmak için başka bir bedene sığınmak da ne demek? Bunu nasıl anlarım ben? Buna nasıl "Eyvallah gardaş!" derim ben?! "İsyan Günlerinde Aşk" kitabında Ahmet Altan bir şeyhin dilinden herkesin kendi ahlak anlayışı olduğunu ve insanları kendi ahlak anlayışımız üzerinden değil de onların ahlak anlayışı üzerinden değerlendirmemiz gerektiğini söyler. Ben henüz o kadar erdemli değilim, böyle deyip işin içinden çıkmak amacım değil. Dayanamıyorum ama!
Sonra birileri var, benim hayatımda tuttuğum ilk "yas"ıma saygı duymaktan aciz. Hatalar yapmış olabilirim bu yas sürecinde, sen bu hatayı anlamıyor olabilirsin fakat üzgünüm, yasıma saygı duymalısın. Benim yasımla, üzüntümle ilgili konuşurken "Ne olur olsun..." diye konuşamazsın. Ne kadar "canım" olsan da bunu yapamazsın sen. Benim günde bir, bir dostum, arkadaşım ölmüyor bu dünyada. Ben buna alışkın değilim. Bunu anlamıyorsan çekip gideceksin hayatımdan. Gidesin gelmiyorsa kovulmaya razı olacaksın!
...
Sanırım üslubum gittikçe sertleşiyor. Çünkü kırgınlıklarım büyük sevgili okuyucum. Sen beni anlarsın.
...
Neyseki bu günlerde beni ben yapan, beni ben olarak kabul eden ve yanlışlarımı gösterip doğrularımı beni şımartmadan onaylayan bir duygum var, kutsalım var. Kimi insanın acizlik olarak gördüğü bir huzurum var benim. Şükrediyorum durmadan.
...
Sözün özü:
Üniversite hayatım karakterlerine bir türlü alışamadığım insanların yaptıkları can acıtıcı hatalarla son buldu. Bir haftalık tatilin ardından bunu rahatlıkla söyleyebilecek kadar acımı dindirdim.
Barcelo Otel'in çatısında oynayamasam da sizlerden yüzlerce kilometre uzaklarda romanımı oynadım ben, göbeciklerimi attım.
Siz kendinizi mutlu sanırken ben "bitlik hissi"nin ne olduğu üzerine ellerimi parçaladım.
Ders almak güzel şey. Şimdi seneler öncesinden dostlar okuduğunda "Bu kız da ders ala ala bir hal oldu ayol." diyorlardır. Ne mutlu bana hep ben kazık yiyorum!
...
Sözün ikinci özü:
Değerli bir arkadaşım geçenlerde telefon rehberini temizledi bizlerle sohbet ederken. Hiç de sıkılmadı. Bazen böyle olmak gerek.
X: Alo.
Y: Naber?
X: Tanıyamadım?
Y: İnanmıyoruuoom?!
olmalı bazen. Çünkü öyle insanlar var ki bir şekilde hep tutunuyorlar ömründe, o tutundukları yerler öyle güzel duygularla doluyor ki... İşte böyle insanlar dururken neden... Neden yani kızım neden?
...
Evlenirsem haber veririm.


Yazıya özel şarkı: Teoman - Ne Ekmek Ne de Su

20 Mayıs 2012 Pazar

Bir Staj İçin Ağıt


Merhaba sevgili okuyucum. Bugün seninle Cuma gününden bu yana yaşadığım bir üzüntümü paylaşmak istiyorum. Fakat bu yazımı okurken lütfen dört senelik eğitim aldığımı ve bu eğitim sonucunda bunlara hazırlıklı olmam gerektiğini düşünüp duygularımı görmezden gelme. Lütfen, bu konuda büyük bir empati istiyorum.
Malum, staj okulumun Sincan'da olmasından hep şikayet ettim, sabahları altıda kalkıp yollara düşmek beni perişan ediyordu. Ancak bütün "zorunlu" ve "süreli" olan şeylerde olduğu gibi bu staj da bitti. Ömrümün en uzun ve verimli geçen stajıydı bence. İlk defa bir sınıfta bir dönemden fazla kalmış ve onlarla bir yıl her şeyi paylaşmıştım.
Birinci sınıftı, hepsi yedi yaşındaydı ya da sekiz ya da altı... Boyu yarım metreyi geçmeyen, kilosu benden fazla olan, durmadan kına gecesi yapmak isteyen, kirpikleri güzel, "Tipin ne güzel!" diyerek gezen, gözleri kocaman olan ve durmadan gülen... Hepsinden sayabileceğim özellikler bunlar. Şimdi hepsini öyle özlüyorum ki.
Duygusal bir bağ kurmuş olmam acizliğimden ya da çok duygusallığımdan değil. Onlara emek vermiş olmam ve gelişimlerini, büyümelerini gözlerimle bir sene içinde fark etmem müthiş bir duyguydu. Elimizde büyüdüler resmen. Hele bireysel eğitim verdiğim öğrencinin artık daha fazla gözlerime bakıyor olması, sıra alırken beni beklemesi, al ya da ver dediğimde bu komutları yerine getirmesi ve beni taklit etmeye başlamış olması muhteşem  deneyimlerdi benim için. Bir şeyler yapmıştım ben o "çocuklar" için. Benim çocuklarımdı onlar. Emeklerim vardı üstlerinde.
Sonra bir gün staj bitti.
Vedalaşma... Kocaman gözleri olan totişin, bana sarılıp iki yana sallanırken "Yavyuuum yavyuuum" demesi bir yandan çok eğlenceli bir yandan da unutulmaz bir andı benim için. Gözlerim dolu dolu, belki de bir daha hiç göremeyeceğim bir sınıf, görsem bile böyle olmayacaklarından emin olduğum bir sınıf... Ben o kadar üzgünken öğrencilerin bundan bihaber olması (İşte burada empati kurun ne olur.) beni derinden üzdü. Tamam, buna hazırlıklıydım, biliyordum, kapıdan çıktığım an yok olacaktım zaten ama insan bekliyor işte... Beklememeli fakat bekliyor.
Şimdi tek duam şu: Umarım bu samimi duygularımı yirmi sene sonra da bir sınıftan ayrılırken yaşayabiliyor olurum. Bu amatör duygularımın bittiği an katı, ketum ve duyguları olmayan bir öğretmene dönüşmüşüm demektir. Bunu kesinlikle istemiyorum. Allah'ımdan son günlerdeki en büyük isteğim bu.
Zihin engelliler öğretmeni olmak sahiden müthiş bir şey. Başarısız olduğunu düşündüğün an bir de bakıyorsun ki aslında dağları devirmişsin...
Bu yazı dünyadaki bütün zihin engelliler öğretmenlerine ve daha doğrusu bu işi hakkıyla yerine getiren onurlu eğitim emekçilerine armağan olsun.
Hadi o zaman, amatör duygularımıza/ ruhumuza sarılıp "Yavyuuum yavyuum" diyerek hiç vedalaşmayalım.

Not: Öğretmenini unutan bütün öğrencilere selam olsun.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Zakkum Etkisi

O günden beri bu böyle. O gün işte, "Van depremi" çok katı bir tamlama. Daha güzel bir şey bulmalıyım yerine. Güzel mi?
Zakkum diye bir grup var biliyorsunuz. Solistinin görünüşü yüzünden çok dikkat etmemiştim bu gruba. Çirkin değil adam, farklı. Ondan. Farklılıklara soğuk bakan biri de değilim ama neden böyle bilmiyordum.
Önce "Anason" geldi.
Anason'u dinlediğim zamanlar bu kara günlere denk gelmiş de değildi aslında. Fakat bu şarkıyı o günden sonra her dinlediğimde ağladığımı ben dahil çevremdeki herkes fark edince dur dedim, bir sorun vardı.
Bu şarkıya özgü sanıyordum bu durumu ama değilmiş. Şimdilerde "Ahtapotlar" diye de bir şarkıları var ve ben bunu dinlediğimde de hüzünleniyorum, hep olmasa da ağlayasım geliyor. Tuhaf.
Şimdi ihtimaller geçiyor aklımdan: O kara günlerde bu sesi duyduğumda hep ağladığımdan, bu solistin sesi bana hep o günlerdeki duyguyu getiriyor olabilir. Diğer bir ihtimal ise şarkıda kullanılan enstrümanlar da bunu etkiliyor olabilir. Hani şu "sauund" meselesi.
Henüz tam bir fikir yok kafamda. Şimdi dinleyince Zakkum'a sesleneyim dedim:
Sayın grup,
Bu iki şarkınız sayesinde mi yoksa o kara gün yüzünden mi bilmiyorum siz benim ağlama grubum oldunuz. Her dinlediğimde ağladığım bir grup haline geldiniz. Sizin umrunuzda olmayabilir ama ben bundan yüksek derecede tedirginim. Halbuki ne de güzel şarkılarınız var sizin. Bu düşüncem de umrunuzda değil biliyorum. Olsun.
Her neyse. Sonuç olarak Zakkum etkisi bu aralar psikolojimi darmaduman eder durumda ki yarın ALES varken.
Anason dolsun ahtapotunuzun kollarına! Yok be! Size kurban olsun diğer gruplar! Bir de bu dua var tabi.
...
Anneler günü yarın. Bütün annelerin günü olması benim annemin farklılığını ortadan kaldırıyor. Buna sinir oluyorum. İlerde anneler günümü kızım ve oğlum kutlarsa böyle düşünür müyüm bilmiyorum ama... Her neyse! Hediyenin bahanesi olmaz!!

28 Nisan 2012 Cumartesi

Bir Yıl

"Bir saniye!" deriz ya başımız meşgulken. "Bir dakikada oradayım." deriz bazen de yalan söyleriz. Sonra bir de "Bir gün kaldı."lar vardır. Sonra final haftaları... Bir de "Bir ay sonra bitiyor." deriz. A evet, bir de "bir yıl" vardır. Yıl deyince göze daha korkunç gelir nedense... Oysaki bazen göz açıp kapayana dek geçer o bir yıllar.
Siz 28 Nisan 2011'de ne yapıyordunuz bir hatırlayın. Ben bu saatlerde sanırım yine bilgisayar başındaydım. Ama o gün bir sene sonra öğrencimin klozete "kuzulet" demesine mutlu olacağımı, birinci sene nasıl bir seneymiş diye düşüneceğimi, mezuniyet telaşında olacağımı bilemezdim sanırım. Siz neleri değiştirdiniz? Neyiniz değişti?
Bu bir sene içinde dönüp bakıyorum da...
...
Keşke evimiz Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'nün binasındaki kütüphane gibi olsa, hiç ölmeyiz. Sonra bir de 50. Yıl Parkı'na yakın olsak, Ankara ayaklarımızın altında olsa hep ve yolumuz hiç Uğur Mumcu Caddesi'nden geçmese... Bir de evimizden Gençlik Parkı'na gizli geçit olsa... Kimse bilmese.
...
Bir sene içinde bir insan ne kadar fotoğraf çekebilir? 211?
...
Zaman kavramı üzerine bir yazı değil bu. 28 Nisan; içinde hem sekiz hem nisan hem de umut olan bir gün. Ne güzel de bir gün değil mi?
Siz bilmezsiniz. Bazen insanlar Kurtuluş Parkı'nda başka birinin kalbine sarılıp ağlar, sadece AŞTİ'de ya da Esenboğa'da değil. Ankara hep karşılamaz insanları, bazen de yolcu eder. 442'nin neden Ankara'nın bütün güzel yerlerinden geçtiğini düşünüyordunuz?
Siz bilmezsiniz. Telefon numarası ezberlemeyen insanlar vardır bazen. Numarayı rehberden silince gitti sanırlar. Öyle olmaz. Numara elde yazar ya da bir kağıtta. O kağıt hiç kaybolmaz, eğer istersen.
Siz bilmezsiniz. Sekiz rakamı değerlidir, önceden değerli olan üç ve dokuza inat. Fakat bu rakam Milli Piyango "belet"lerinde işe yaramaz. Sadece tarihlerde güzeldir. Bir de 2014. O da fallarda...
Siz bilmezsiniz. Aşikar olan her zaman daha basittir. Yalınlık ise gizli olanda daha fazladır. Gizli olan her zaman daha kutsaldır. Bunun içindir ki sosyal paylaşım sitelerinde fotoğrafı gezen sevdalar ancak "yok" olduklarında kutsallaşırlar. "N'oldu?" sorusunda tıkanır kalırlar. Bunun içindir ki sevgililer sinemaya daha çok gider, parka değil. Oysaki Kurtuluş Parkı bu bir senede mabedimiz olmuştu.
Siz bilmezsiniz. "Bir dakika!" dediğinizde ne kadar zaman geçtiğini. Sizi arabada kimin beklediğini, bir sonraki sayfada ne olacağını ya da en güzeli havuzun içinde balık olup olmadığını...
Siz bilmezsiniz. Bilmemeniz de en güzeli. En çok sevdiğim türküyü sizle dinlersem olmaz. "Sen"le dinlersem olur. Tabi bir de bir filmde kendini izlerken aslında "o"nu izlemek ne demek, anlatamam bunu. Anlatmamam daha iyidir aslında.
Siz bilmezsiniz. Bilmeyin de.
Bilirseniz büyü bozulur Gençlik Parkı'ndaki havuz boşaltılır, Kuğulu Park'taki siyah kuğular ölür, Kolej-Kurtuluş yolunda trafik tıkanır en kötüsü de Dikimevi'ndeki o eve giden yokuştaki ağaçlar kesilir. Sonbaharda kırmızı olmaz o zaman o yol, olmaz işte o zaman da.
Siz bilmezsiniz. Kaç fotoğraf çekinebilir ki bir insan kaç farklı ilde aynı anda...
Siz bilmesiniz. Bilmeyin de. Böyle daha güzel.