Zevkti. Bunu severek ve severek yapıyordu. Başkalarının; komşusunun, iş arkadaşlarının, arkadaşlarının, düşman dediklerinin, bildiklerinin ve bilmediklerinin günahları çok kabul edilebilirdi. Dudaklarındaki ruj, elindeki tesbih bu günahlardı.
Bilmiyordu.
Kendi günahları da diğerleri için öylesi cehennemlikti, bilemiyordu. Kendi günahlarını bir sebebi vardı. Bir bildiği vardı onun bu günahları işlerken ama "diğerlerinin" yoktu.
Nasıl olabilirdi?
Onların bir kalbi, beyni ve yaşantısı yoktu. Sadece bıyığından, alınmamış kaşlarından, kepekli saçlarından, üç günlük traşından, ayağındaki soğuk kuyu lastikten, başındaki türbandan ve daha nice "berbat" ihmallerden ibaretti. Düşünemezdi.
Günahları da konuşulmaya açık olabilecek kadar meşru...
Kendi günahlarının sorumluluğundan kaçması ya da sahiden bundan zevk alması değildi bu ruhun meselesi.
Bir yerde yanlışlık vardı ve başkalarının yanlışlıkları o kadar lezzetliydi ki!
Konuşuyordu.
İçini döke döke konuşuyordu.
Kendi saçları yağlı günleri, beş kuruşsuz zamanları, yadırganan sakalını, eğreti duran "türban"ını kusuyordu.
Ve herkes ölüp aynı tanrıya hesap verecekti.
Gece aklına geliyordu, neyseki!
...
"Başkalarının günahıyla aziz olamazsın. " Çehov.
15 Aralık 2013 Pazar
3 Kasım 2013 Pazar
Evlenme Teklifi Duygudurumları
Aslında her şey Mirkelam'ın bu şarkıyı yapmış olmasından belliydi. Bizim ilişkimizle paralel giden Mirkelam'ın sanat kariyeri yine bizi fena yakalayacaktı. Bunu bilmeliydi.
...
Bizde böyle. Diğer kültürlerde nasıldır bilemem. Bir insan cinsiyetinin farkına varıp "kadın" olduğunu fark ettikten sonra ileriye dönük kurduğu hayallerden biri de her zaman "evlenme teklifi alma" olayı olagelmiştir. Erkeklerde böyle bir hayal kurma durumu var mı bilmiyorum (Aslında bir fikrim var. Bakınız: Leap Year filmi.). Malumunuz, evlenme teklifini genelde erkekler "ediyor". Kadınlar ise masum masum (!) bekliyor ki ben hiç masum değildim.
...
İç ses: Attığım her adımı sanal alemde yayınlamaktan ya da "Ay bak ben geziyorum/evleniyorum/farklı bir şeyler yapıyorum!" muhabbetinin her adımını paylaşmaktan hoşlanmıyorum. Git gide bu blogu ve sosyal paylaşım sitelerindeki hesaplarımı sorgulamaya meylediyorum. Ancak bu kez heyecanın fark ettirdiği bir tespiti paylaşmak amacım. Eminim herkes hak verecek bu tespite.
...
Eğer ilişkiler belirli bir yaşa gelmişse, bu ister bir ay ister on yıl olsun, ilişkinin olgunluğuyla ilgili olarak adımlar atılması ihtiyacı doğuyor. Bunlar ister beraber yaşama kararı ister evlenme kararı olsun ilişkiye yeni ufuklar açıyor, kendini tekrarlamaktan kurtarıyor ki bu da ilişkiyi genç tutuyor.
Bizim ilişkimizin olgunluk çağı geldi mi gelmedi mi emin değilim ama... Bir farklılık ihtiyacı olduğu ortadaydı.
Bundan iki sene önce Dikimevi'nden geçen dolmuşun şoförü "Abilerim çökün, ablalarım ayakta kalsın." dediğinde bir ayakta kalan "hanımabla" bendim. Karşımda diz çöken Değerlim o an evlenme teklifi edip otobüsteki bütün yaşlı teyzeleri güldürmüştü. Tabi ki bu resmi bir evlenme teklifi olarak kayıtlara geçemezdi! Geçmemeliydi!
İşte ondan sonra içimdeki vahşi Nihan ya da "genç kız Nihan" ortaya çıkmaya başlamıştı. Artık uygun ortam vardı, masum masum (!) beklemeye başlayabilirdi gerçek bir teklifi.
Okul bitti. Defalarca romantik şehirlere gezmelere gidildi. Çok çok uygun ortamlarda bulunuldu ama bir türlü evlenme teklifi o dolmuştan sonra iki sene geçmesine rağmen gelmiyordu.
Tek taş?
Hayır hayır. Hiçbir zaman istemediğimi artık Güney Kore'deki elektrik mühendisleri bile biliyordu!
...
Bu süreçte insan hayaller kuruyor, internetten romantik romantik adamların güzel güzel kadınlara evlenme teklifi sürprizlerini izliyor, etrafındaki dostlarının aldığı teklifleri görüyor, kendisi planlıyor, uygun ortam olunca umutlanıyor...
Sonra süreç uzayıp nişan tarihi belli olduktan sonra umudu kesiyor!
...
Tam bu sırada Dar Ayakkabıyla Yaşamak adlı oyunun provaları oluyor, oyuncu abilerimizden biri Değerlimle kumpas kuruyor, Nihan bir şekilde sahneye çıkıyor ve Nihan'dan bir bomba!
İki senenin ardından bilinçaltı, sahnede bir şey yapması istenen sevgilisine "Evlenme teklif et bari!" dedirtiyor Nihan'a.
İlk gol Değerlime gidiyor.
İkinci golse Nihan'a.
Değerlimin cebinden çıkan bir kutuyla bu kez şaşıran taraf oyunculardan ve kardeşimden sonra ben oluyorum.
Sonrası yok.
Kendime geldiğimde öğrencimle ders yapıyordum. Ne işledik hatırlamıyorum.
...
Buraya kadar abartılı abartılı anlatıyorum ki asıl konuma geleyim.
...
Hazırlık, hayaller... O şöyle derse ben böyle derim. Şu daha güzel kabul etme şekli... Kur sen planı kur!
Hayır dostum, o öyle olmuyor. Bir anda oluyor her şey. Hiç aklına gelmiyor o an bir teklif alacağın ve bir an önce sevdiğine sarılmak için hemen bir cevap veriyorsun. O hayallerde kurdukların mı değil mi hatırlamadığın bir cevap bu! Bir anda oluveriyor yani.
...
Evlenme teklifi saatlerce sürmüyor dostum. Kısacık bir an yani! Sonra hatırlamayacağın, heyecanla bilinçaltına gömeceğin bir an. Saatlerce aptal aptal gülümsemeni sağlarken bir yandan da "Ne kadar kısa sürdü!" dedirten bir an. Gelip geçiyor, sen tadını çıkartacak sakinliğe sahip olamıyorsun.
...
Ve belki de aslında "hayır" diyeceğin teklife "evet" demiş oluyorsun, bazen. Ki bu yüzde ne kadar bilmiyorum. Çoğu ilişki böyle ani evlenme teklifleriyle evliliğe gidiyor belki de, ne dersiniz?! Gaza gelip "evet" diyenler yok mudur hiç? Bir araştırmak gerek. O teşvik, o itekleme durumu ve o "evet" dedirtecek duygu... Evet evet sorulmalı. Her teklifin izleyicisi var mı bilmem ama izleyicilerden gelen toplumsal baskı da var işin içinde.
Neyseki ben iki sene gardımı almış, beklemiş ve cevabımı tasarlamıştım. Neyseki cevabımın evet olacağını artık herkes tahmin edebiliyordu buna ben de dahil. Ancak... Ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum.
...
Sözün özü: Yıllarca hayalini kurduğunuz o an zaten size sürpriz olarak geldiğinden, hazırlıksız yakalanmış oluyorsunuz. Hayalinizi kurun, istediğiniz kadar çıtanızı yükseltin. Eninde sonunda sevdiğinizin size değer bulduğu ve tasarlayabildiği en güzel olay olan o "an"a maruz kalacak ve bütün planlarınızı unutacaksınız. Bence her şeyden önce buna hazırlanın. O kadar kısa sürecek ki "Bi' daha ya!" diyeceksiniz.
...
İç ses: Bi' daha ya!
...
Bu öğüt veren yazı son bulurken bana hayatımın ilk gerçek sürprizini yapan Değerlime, Yıldırım Abimize, Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncularına, sahneye ve o an orada her şeyi şaşkın şaşkın izleyen Narkisyan'a teşekkür ediyorum gözlerinizin huzurunda.
...
İç ses: Hah! Evet! "Tabi bitanem!"di.
24 Ekim 2013 Perşembe
"Tam bir yıl oldu bugün." diyeli tam bir yıl oldu bugün.
"Merhaba Esra. Süleyman. Yiğit.
Senelerin sayısından dem vurmayacağım. Neler oldu, onlar derdim.
Yer sallan. Haber geldi. Aylar sonra sizi görmeye geldim. Dualar edildi. Unutanlar oldu. Siz olmadan yaşayabilenler...
Burada öyle olmuyor.
Olamıyor.
Yüreğim oldurmuyor.
...
Dersteyim. Henüz işe başladım. Üniversitede dersteyken Değerlime mektup yazardım, şimdi öğretmen oldum sana yazıyorum.
Senden, sizden sonra onlarca öğrencim ve anım oldu.
Değerlimle artık aynı aparmanda yaşıyoruz. Yakında evliliğe ilk adımı atacağız.
Ortak arkadaşımız Merve ile bir sinemada karşılaştık, sen de geldin hemen oraya. Konuşmasak da oradaydın, gözlerimizle vardın.
Senin bunları yaşayamadığına üzülmedim dersem yalan söylerim. İçim yanıyor.
vs.
...
Yaşıyoruz. Buna yaşamak denirse...
Dualarım sizinle.
23.11.2013-15:35"
yazdım dün bir saman kağıdına.
Şimdi okuyunca çok duygusuz geldi. Her an yaşadığım duygularımın değişmesi mi hüznümün artıyor olması mı bilmiyorum.
Keşke o gün ayaklarımı uzatıp, anneannemin ördüğü o mavi patiklerimle örgü örmeseydim ve deprem olduğunu haberlerde duyup ayaklarıma bakıp "tüh" diyerek geçip gitmeseydim.
13'ü 41 geçtiğimde ben hep tuhaf şekilde buna pişman oluyorum. Gözümün önünden o dakika gitmiyor. Oysaki neler yaşandı. Yaşanmıştı.
...
Sanırım uzattım.
Geç oldu, dualarınızı eksik etmesin dostlar.
10 Ekim 2013 Perşembe
Çağdaş Görünüm
Merhaba.
Yirmi dört-yirmi beş saat önce "çağdaş" bir görünümüm olmadığını öğrendim. Hani demiştim ya "yazarım" diye. Yazıyorum a dostlar. Tesettürle ilgili sorunların ilkiyle karşılaştım sonunda. Sevinsem mi?
...
İş görüşmeleri yapıyorum biliyorsunuz. Tercihlerimiz şöyle böyle derken döndük dolaştık yine aynı yerdeyiz, işsiz. Ancak bu kez iş görüşmelerinde farklı bir sorunla karşılaştım. Ki artık özgürlükler ülkesiyiz ya, sorun olmaz sandığım sorunlarla. Tesettürlü çalışamazmışım. Tamam.
Bu güne kadar tamamdı. Hâlâ da tamam. Ancak benim düşüncelerime ve fikirlerime laf edileceğini nereden bilebilirdim ben. İşverenim olma ihtimali olan (Hâlâ da sempatiyle hatırlıyorum kendisini. Çok da sevdim.) kişi "çağdaş bir görünüm sahibi" olmam için derslere başımı açıp girmem gerektiğini söyledi. "Biraz dar görüşlü" olmamak gerekiyormuş.
Peki bana sordun mu benim görüşüm nedir? Neleri okur, neleri yazarım? Neleri öğrenirim? Neyim ben? Sormadın ki dostum.
İnancıma, fikirlerime saygı duymayan görünüşüme nasıl duysun değil mi? Çağdaşlığın çok indirgenmiş bir kavram olduğunu unutuyordum değil mi?
Ben de şöyle dedim "Çağdaşlıktan ne anladığınıza bağlı.".
...
Ben bu düşüncelerle kıvranırken gece de Muhallebi Kafa'da Okan Bayülgen çıplaklığın tahrik etmediğinden, çıplaklığın doğal bir şey olduğundan bahsetti.
Düşündüm. Evet, ben de çıplak birini gördüğümde tahrik olmuyorum. Yine de bunun garantisi herkes için yok. Biliyorum ki cinsel dürtülerin kontrolü alınan eğitimle doğru orantılı. Peki ya bu kontrolü edinememiş insanlar? Hadi bunu geçtim bir de kutsal kitabımızdaki emirler... Bunları göz önünde bulundurunca evet Okan Bayülgen haklı. Ancak dindar bir insan olarak, beni yaratanın emirlerine uymak da benim tercihim.
Bu tercihim neden bu kadar sohbet ve eleştiri konusu? Siyası muhabbetlere hiç girmiyorum bakın?! Siyasi simge olarak bunu kullanan kafalara zaten diyecek söz yok?! Benim konum tamamen hümanist yaklaşımla algıladığım özgürlük. Hani hepimiz özgürdük?
...
Tabi bunları yazan da geçen sene bu zamanlar "türbanlı" tiplerin özgürlüğünün ağzına tükürüyordu. Kim inanarak tesettüre girer kim girmez bizi ilgilendirmemeli. Herkese eşit şekilde saygı duymak bize yakışan bir davranış olmaz mıydı? E bunun şimdi farkına vardım ben.
...
Yani o eski iş verenim olma ihtimali olan ablamız sanırım yeteri kadar kendini geliştirmiş bir birey olmadığından başka birinin kıyafetinden onu yaftalama kabiliyetine hâlâ sahip.
Canın sağ olsun.
Ve tabi yeni işimde yine başımı açmak zorundayım ama en azından hakarete maruz kalmadım.
...
Bir de artık hâlâ'nın ^'larını kullanmaya karar verdim. Her yazımda kendimi çıplak hissediyordum. Bu kurala uyan yokken neden kaldırılır ben de anlamam ama...
...
Güzel bir tatil sizin olsun. Lütfen etrafınızdakileri yaftalamayı bırakın. Herkesin tuttuğu kendine!
...
Sonradan ekliyorum:
http://birgun.net/haber/gozde-kansu--benim-bedenim-benim-dekoltem-5154.html
Böyle bir haber gördüm Birgün gazetesinde. Yani her iki uca da saygı yok dostum. Herkes herkesin (Özellikle de erkekler kadınların.) hayatlarında hüküm sürmeye çok meraklı. Bu kadın ister eşin olsun ister yan komşun ya da televizyonda gördüğün bir kadın... Hepsinin hayatı o erkeğe ait ya hani?!
Gene konuşturdunuz beni!
Yirmi dört-yirmi beş saat önce "çağdaş" bir görünümüm olmadığını öğrendim. Hani demiştim ya "yazarım" diye. Yazıyorum a dostlar. Tesettürle ilgili sorunların ilkiyle karşılaştım sonunda. Sevinsem mi?
...
İş görüşmeleri yapıyorum biliyorsunuz. Tercihlerimiz şöyle böyle derken döndük dolaştık yine aynı yerdeyiz, işsiz. Ancak bu kez iş görüşmelerinde farklı bir sorunla karşılaştım. Ki artık özgürlükler ülkesiyiz ya, sorun olmaz sandığım sorunlarla. Tesettürlü çalışamazmışım. Tamam.
Bu güne kadar tamamdı. Hâlâ da tamam. Ancak benim düşüncelerime ve fikirlerime laf edileceğini nereden bilebilirdim ben. İşverenim olma ihtimali olan (Hâlâ da sempatiyle hatırlıyorum kendisini. Çok da sevdim.) kişi "çağdaş bir görünüm sahibi" olmam için derslere başımı açıp girmem gerektiğini söyledi. "Biraz dar görüşlü" olmamak gerekiyormuş.
Peki bana sordun mu benim görüşüm nedir? Neleri okur, neleri yazarım? Neleri öğrenirim? Neyim ben? Sormadın ki dostum.
İnancıma, fikirlerime saygı duymayan görünüşüme nasıl duysun değil mi? Çağdaşlığın çok indirgenmiş bir kavram olduğunu unutuyordum değil mi?
Ben de şöyle dedim "Çağdaşlıktan ne anladığınıza bağlı.".
...
Ben bu düşüncelerle kıvranırken gece de Muhallebi Kafa'da Okan Bayülgen çıplaklığın tahrik etmediğinden, çıplaklığın doğal bir şey olduğundan bahsetti.
Düşündüm. Evet, ben de çıplak birini gördüğümde tahrik olmuyorum. Yine de bunun garantisi herkes için yok. Biliyorum ki cinsel dürtülerin kontrolü alınan eğitimle doğru orantılı. Peki ya bu kontrolü edinememiş insanlar? Hadi bunu geçtim bir de kutsal kitabımızdaki emirler... Bunları göz önünde bulundurunca evet Okan Bayülgen haklı. Ancak dindar bir insan olarak, beni yaratanın emirlerine uymak da benim tercihim.
Bu tercihim neden bu kadar sohbet ve eleştiri konusu? Siyası muhabbetlere hiç girmiyorum bakın?! Siyasi simge olarak bunu kullanan kafalara zaten diyecek söz yok?! Benim konum tamamen hümanist yaklaşımla algıladığım özgürlük. Hani hepimiz özgürdük?
...
Tabi bunları yazan da geçen sene bu zamanlar "türbanlı" tiplerin özgürlüğünün ağzına tükürüyordu. Kim inanarak tesettüre girer kim girmez bizi ilgilendirmemeli. Herkese eşit şekilde saygı duymak bize yakışan bir davranış olmaz mıydı? E bunun şimdi farkına vardım ben.
...
Yani o eski iş verenim olma ihtimali olan ablamız sanırım yeteri kadar kendini geliştirmiş bir birey olmadığından başka birinin kıyafetinden onu yaftalama kabiliyetine hâlâ sahip.
Canın sağ olsun.
Ve tabi yeni işimde yine başımı açmak zorundayım ama en azından hakarete maruz kalmadım.
...
Bir de artık hâlâ'nın ^'larını kullanmaya karar verdim. Her yazımda kendimi çıplak hissediyordum. Bu kurala uyan yokken neden kaldırılır ben de anlamam ama...
...
Güzel bir tatil sizin olsun. Lütfen etrafınızdakileri yaftalamayı bırakın. Herkesin tuttuğu kendine!
...
Sonradan ekliyorum:
http://birgun.net/haber/gozde-kansu--benim-bedenim-benim-dekoltem-5154.html
Böyle bir haber gördüm Birgün gazetesinde. Yani her iki uca da saygı yok dostum. Herkes herkesin (Özellikle de erkekler kadınların.) hayatlarında hüküm sürmeye çok meraklı. Bu kadın ister eşin olsun ister yan komşun ya da televizyonda gördüğün bir kadın... Hepsinin hayatı o erkeğe ait ya hani?!
Gene konuşturdunuz beni!
29 Eylül 2013 Pazar
İkinci Basın Açıklamam: Meslek seçimi trajedim
Sayın okuyucu, bilgisayarından bu yazıyı okuyan sayın sen, telefonundan bu yazıyı okuyan sevgili sen, arkadaşının tavisyesiyle okuyan sen, sayın dostum ve sevgili misafirler.
Bugün burada çok "ses" getiren ilk basın açıklamamın ardından ikinci bombayı (!) patlatmak için toplandık. Hayır siz patlatmayacaksınız, ben patlatacağım ve siz izleyeceksiniz. Daha doğrusu okuyacaksınız.
...
Esprili bir giriş olsun dedim, abartacak bir durum yok. Yalnızca bir karar verdim ve karar verme sürecimin mesleki kararının eşiğinde olanlara "ders" olması için paylaşayım dedim. Trajedi falan... Yok yok. Bu daha çok Cyrano de Bergerac kıvamında bir mutluluk.
...
Biliyorsunuz geçen sene özgüvenimi sallayıp yerle bir eden bir kurumda zihin engelliler öğretmenliği yapmıştım. Daha sonra ÖYP'ye başvurup Hacettepe Üniversitesi'ni kazanmıştım. Araştırma görevlisi olacağım diye bir havalardaydım ama evde boş oturup enine boyuna düşününce gerçekleri görmekte gecikmedim.
...
Öncelikle hangi mesleği yapmalıyım sorusunu sormam gerek diye düşündüm ama hayır. Sormam gereken ilk soru "Ne istiyorum/istemiyorum?". Ne istediğim ya da istemediğim tamamen karakterimle, yeteneklerimle ve alışkanlıklarımla ilgiliydi. Şu an için kitap okumaya vakit ayırabilmek, mobinge maruz kalmamak, kendini rahatça ifade edebilmek, tesettürle çalışmak, kendimi geliştirmek, yüksek lisans yapmak, sevdiklerime vakit ayırmak, sinemaya indirim günleri haricinde de gidebilmek ve gelecek için ise çocuklarıma ve eşime vakit ayırmak, gelişmeye devam etmek, öğrenmeye devam etmek.
Bunları gördükten sonra özel eğitimciliği, psikolojik danışmanlığı ve araştırma görevliliğini ayrı ayrı yerlere koydum. İsteklerim hangisiyle en çok uymuyorsa onu eledim, araştırma görevlisi olmak en uzak ihtimaldi bana. Yüksek lisansı ve doktorayı araştırma görevlisi olarak yapmak zorunda değildim ve ayrıca ilerde eğer iyi bir akademisyen olmak istiyorsam iş deneyimi gerekiyordu bana. Bu nedenle ÖYP defterini kapattım. Çevremden birkaç "enayi misin sen" tepkisiyle atlattım bu durumu.
Sonraki tercih özel eğitim ve psikolojik danışmanlık arasındaydı. İsteklerimi ve çalışma şartlarını düşündüğümde bir özel eğitimci olsam psikolojik danışmanlık yönümün kısır kalacağını gördüm ancak psikolojik danışmanlık bana aynı zamanda özel eğitimi de getiriyordu. Bunu fark edince özel eğitimi de hayatımın "hobi" kısmına aldım. Hobi derken, o mavi gözlü tosbalağın gelişimine destek olabilecek kadar güçlü bir hobi...
Ardından iş aramaya koyuldum. Seneye KPSS'ye kadar idare edecek, nişanı falan aradan çıkarabilmemi sağlayacak bir iş... Beş günlük bir araştırmanın ardından o da tamam oldu. İlk aradığım kurum o kadar şeker ve tatlı bir kurum çıktı ki sanırım seneye olacak olan KPSS şu an için umrumda değil. Hem bir özel eğitim merkezinde çalışmak hem de bir psikolojik danışman olmak bence harika bir deneyim olacak. Şimdiden çok heyecanlıyım. Ki lise yıllarında bunun hayalini kuran kızcağıza selam olsun.
...
Bu süreçte en çok ilgimi çeken mevzu "etiket" mevzusuydu. Araştırma görevlisi olmanın "etiketi" milleti cezbediyor, biliyorum. Birçok ya da birkaç araştırma görevlisi olan arkadaşımdaki keskin üslup değişikliği buna en güzel örnekti benim gözümde. İstemediğim, sırf adım olacak diye gittiğim bir işten gelecek tek hayır, arkadaş sohbetlerinde küstah konuşabilme lüksünü sağlamak olacaktı. Bu tercih benim karakterime aykırıydı.
Bir de ben hiç araştırma görevlisi ya da zihin engelliler öğretmeni olma hayali hiç kurmadım. Her zaman ya psikolojik danışman ya da profesördüm. Ufaktan başlamış oldum. Ki bu huzur paha biçilemez.
...
Yani yazının öğüdü şu: Etiketler sizin olsun ben istediğim her şeye vakit ayırarak, öğrenerek çalışmayı seçtim. Mümkünse siz de değer yargılarınızı birkaç toplumsal düzen uğruna yok sayıp tuhaf tuhaf kararlar vermeyin. Çünkü uyurken (ya eşinizle ya da sevdiğinizle ki ikisi de aynı şey) ünvanlarınızla uyumuyorsunuz, maaşınız rahatınızı arttırmıyor, karakteriniz bütün bunları sağlayan tek şey.
...
İyi "ekim"ler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
